Tarayıcınız güncel değil

Site Javascript ve Cookies desteği gerektiriyor

Siteden en iyi şekilde yararlanmak için aşağıdaki tarayıcılardan birini indirip kurun:

MENÜ
Follow us
29 Eylül 2021 - 05:28
#
08 Mayıs 2021, 19:46

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Bölgesel Gücü

Dr. E. Alb. Yaşar ErtürkEmekli Albay, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanında Master ve Doktora yaptı. Üniversitelerde Yrdc. Doç ünvanıyla çalıştı. Yayınlanmış kitapları ve makaleleri mevcut. POLONIA MAIOR ORIENTALIS Dergisi Bilim Kurulu üyesidir. Almanca bilmektedir.y.erturk.65@gmail.com

Avukat Evren DAMYAN ve E.Alb.Dr.Yaşar ERTÜRK

Devlet nedir? Bu soru ile başlamak istiyoruz.

Plato’ya göre devlet; “siyaset felsefesinin amacı, insanın mutluluğunun ve yetkin yaşamının sağlanmasıdır. Ona göre insan ancak, erdemli bir yaşam sürerek mutlu olur. Erdemin temeli bilgi, yaşamsal sığınağı ise devlettir.” (Cengiz ÖZGÜN, Mustafa ULUÇAKAR, “Platon ile Fârâbî’nin Devlet Anlayışlarının Günümüz Siyaset Perspektifinden Karşılaştırılması”, IJEASS-International Journal of Economics Administrative and Social Sciences, Haziran / June 3 (1), 1-16)

Farabi ve İbn-i Haldun’na göre devlet; “belirli bir toprak üzerinde bulunan ve hükümet vasıtasıyla yönetilen, üstün ve merkezi bir otoritenin hükmü altında belirli hukuki kurallara bağlı olarak yaşayan insanlarca meydana gelmiş siyasi bir birlik şeklinde tarif edilmiştir.” (Waleed Jaafar Ibrahim Blbas, “İbn-İ Haldun Düşüncesinde Devlet Kavramı”, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Aralık 2018)

Türk Dil Kurumu’na göre ise devlet; “toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık.”

Bir tanım da biz eklersek devlet; “insanoğlu’nun kurduğu en büyük organizasyondur.”

Okuyucumuz “biz zaten tarihi süreçte onlarca devlet kurmuşuz, neden devlet tanımı yapılıyor?” sorusunu haklı olarak düşünecektir. Sondan bir önceki devletimiz Osmanlı İmparatorluğu’na bakalım, Osmanlı, imparatorluk olduğundan salt bir ırka dayanmıyordu, ana nüvesi Türklerden oluşmasına rağmen, İmparatorluk, Türkleri hükmettiği milletlerden biri saymıştır. Bu nedenledir ki, Diva-ı Lugat-ı Türk’den sonra Türk dili derlemeleri, 19. ve 20. yy da batılı dil bilimciler tarafından yazılmıştır. Ta ki Atatürk’ün isteği ile 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumunun oluşturulmasıyla, Türk dili üzerinde sistematik bilimsel çalışmalar başlamıştır.

Dil ve edebiyat bir millettin en temel dinamiğidir. Dilde birlik sağalmadan içeriye veya dışarıya karşı tüm mevziler ele geçirilemez. Orta Çağ’da toplumları birleştiren ‘din’; bir çok milletti bir safta toplarken, 1789 Fransız İhtilalı sonrası ortaya çıkan seküler karakterli ulus devletleri dünyanın skolastik gidişatını alt üst etti. Ulus devletlerinde hiçbir maliyet ödenmeden bütün bir ulusu askerleştirerek, military bir devlet elde etmenin yolu bulunmuştur. Bu ırk aidetliğine dayanan yeni idol ile milyonlarca kadını ve erkeği cepheye sürmek ve bir amaca yönlendirmek imkanı ortaya çıkmıştır. Dünyayı değiştiren bir diğer eşik ise haklın eşitliğine dayanan ve sınıf farklarını ortadan kaldırdığını iddia eden Karl Marks’ın “komünizim” ideolojisi de toplumu bir amaca yönlendirme ve cepheye sürme imkanı yaratmıştır.

Türkler ise Orta Avrupa’da; ‘Batı Hun İmparatorluğu’, ‘Altınordu Devleti’ ve ‘Kırım Hanlığı’ ile en uzun yaşayan devletleri kurmuş, Büyük Selçukludan sonra merkezi Batı Anadolu olan Osmanlı İmparatorluğu tarih sahnesine çıktıktan sonra, soydaşlarının kaldığı Orta Avrupa ve Balkanları 400 yıl, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı 300-400 yıl yönetmiştir. Bildiğimiz nedenlerden dolayı Osmanlı tabii ömrünü doldururken geride, Anadolu’da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bıraktı. Dört bin yıllık Türk tarihinde, imparatorluktan ‘ulus devletine’ geçiş yapan Anadolu Türkleri, büyük bedeller ve badirelere rağmen, dünyanın bu kritik coğrafyasında ‘bir ulus devleti’ yaratarak, tutunmayı başardılar. İmparatorluktan, etnik bir millette dayanan bu sürecin henüz tamamlandığını söylemek erken olmakla beraber, yukarıda tanımladığımız ‘modern ve organik’ devleti vücuda getirmiştir. 

Coğrafya milletlerin veya devletlerin kaderini belirleyen ön önemli unsurdur. Orta Asya’dan tedricen batıya doğru kompartıman sıçramaları ile göç eden Türkler, biç çok devlet kurmuş ve yine birçok millet ile de karışmış olmalarına rağmen, Türk Kimliğini yitirmemiştir. Türklerin Batı milletleri ile teması, fethetme ve adalet arayan topluluklara aradıklarını vermek şeklinde olmuştur. Bu nedenledir ki, bu zor coğrafyada kalıcı olabilmişlerdir. Geçirdiği imparatorluk evrelerinden sonra, Türk Milletine dayanan “Ulus” modeli ile yeniden ayakları üzerinde dikilen Türkiye Cumhuriyeti, 1923’de 12 milyon nüfus ve yıllık kişi başı 45 dolar gelire sahipken,  bu gün, 81 milyon nüfusa ve kişi başı 10 bin dolar gelir seviyesine ulaşmıştır.

Günümüz de ise “küreselleşen” dünya da vitrindeki bölünme Samuel P. Huntington “Medeniyetler Çatışması” teorisine uymakla beraber, esasen kürsel şirketler ile ulus devletleri arasında güç kavgasına dönüşmüştür. Bu küresel çok uluslu şirketleri destekleyen ABD, İngiltere ve Yahudi Lobileri, dünyayı dizayn etmeye, bölgesel sorunlar üretmeye, ekonomiler üzerinde denetim sağlamaya devam etmektedirler. Yarattıkları son iki krize; Arap Baharı ve Koronavirüs diyebiliriz. Sebep ve sonuçlarını sadece kurguyu hazırlayanların bildiği bu iki kriz ile hesaplanmış sonuçlar, bahsettiğim ülkeler  veya şirketler tarafından elde edilmiştir. Irak, Suriye, Libya, Yemen parçalanmış, Körfez ülkeleri ve Mısır İsrail’in en iyi dostları olmuştur. Koronavirüs ise ulus devletlerinin ekonomilerini felç edilirken sadece küresel şirketler birkaç kat daha büyümüştür.

Bu oyun içinde oyunun olduğu, medya ve internet üzerinden tezgahlanan ve halen devam eden diyazn süreci, kontrollü krizler ve bölgesel çatışmalar ile sürdürüleceğe benzemektedir. Küresel sermayenin düşman gördüğü ve her fırsatta saldırdığı unsur ise ulus devletleridir.

Bu oyunların farkından olan ve savunmaya geçen, bazen de karşı atak yapan ulus devletlerinden biri de Türkiye’dir. Başlıcalarını saymak gerekirse; Rusya, Çin, İran diyebiliriz. Türkiye; ya parçalanma ile sonuçlanacak dayatmaya boyun eğmek veya Osmanlı’nın hükmettiği coğrafyaya doğru açılarak, kendisine yönelen tehdidi ileride karşılayarak, büyümek zorundaydı. Büyümek derken, fiilli toprak kazanımını kastetmiyoruz. Artık Orta Çağ’daki toprak fetihleri geride kalmıştır. Küresel çağda etki alanındaki ülkeleri kendi içinden kontrol ederek istenen sonca ulaşmanın yolu bulunmuştur.

Türkiye uzun yıllar NATO içinde itaatkar bir üye olarak, ABD ve müttefiklerinin verdiği ile yetinmek, sanayi ve teknoloji üretmeden, ihtiyaçlarını dışarıdan satın almak zorunda bırakılmıştır. Milli hamleler ve üretim adımları atıldığında da, askeri darbeler ile itaatkar rotaya geri getirilmiştir. Bu modern sömürgeci denge son dönemde millettin ve devletin lehine düzelmeye başladığı için bütün Avrupa ve ABD Türk Hükumeti ve Devlet Başkanı’na açıktan saldırmaktadır.

Türkiye askeri gücü olarak dünya sıralamasında ilk onun içindedir. Aynı anda; Donanması ile Doğu Akdeniz’de, Hava ve Kara Unsurlarıyla; Irak’ta, Suriye’de ve Libya’da askeri harekat yapabilecek kapasiteye ulaşmıştır. Devlet organları (Hükmet, Ordu, Kamu Kurumları, İstihbarat Kuruluşları, Sivil Toplum Kuruluşları, Yerel Yönetimler, Sivil Sanayi Kuruluşları) bir bütünlük içinde, eşgüdümlü olarak hareket etme kabiliyetine kavuşmuştur. Yani kısacası ‘Milli Güç Unsurları’ eş zamanlı şekilde harekete geçirilebilmektedir.

Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Türk Dünyası Türkiye’nin etki alanı içindedir. Bu coğrafyalarda artık Türkiye’yi önemli bir aktör olarak, hem bölgesel devletler, hem de Batı Avrupa, Rusya ve ABD kabul etmek zorunda kalmıştır. Dünyadaki saygın düşünde kuruluşları yayınların da bu görüşümüzü her gün dillendirmektedir. Son on yılda yaşanan bölgesel gelişmelerin tümü, birebiriyle ilişkilendirilerek incelendiğinde, Türkiye’nin artan oyun kurucu gücü , kangren olmuş sorunların çözümü açısından anahtar bir rol almıştır. Bu hazımsızlık bölgesel maşa yönetimler ve büyük güçleri rahatsız ve tedirgin etmektedir. Çünkü Türkiye’nin Balkanlar, Kafkaslar ve Arap Ligi doğal etki alanıdır ve sömürgecilerin tüm çabalarına rağmen Türkler halen bu coğrafyanın “SIĞINACAK LİMANIDI”. Orta Asya’daki Türk devletleri ve otonom Türk topluluklarında ‘Türklük Şuuru’ büyük merhale kaydetmiş ve etmeye devam etmektedir. Yakın gelecekte 300 milyon ve 6 devletli, bi o kadar da otonom yapılar ile Türkiye’nin ağabeyliğinde ‘Küresel Güç’ olma imkanı önümüzde durmaktadır.

Darısı “Küresel Güç” olacağımız günlere, saygılarımızla.

Yazarın diğer düşünceleri

Diğer yazarlar