10 Ağustos 2020, 16:05

Millî dil ve Rus siyaseti

Roza Kurbanrozakurban@qha.com.tr

İnsanın çocukken ailesinden ve soyca bağlı olduğu topluluktan öğrendiği dile ana dil denir. Dil milleti birleştiren, millî kültürü oluşturan ve millî edebiyatı geliştiren unsurdur. Dil bir milletin kimliği, ses bayrağıdır. Bir milletin dili olmazsa milletin hayat pınarı kurur, sesi kesilir. Ayrıca o milletin ne edebiyatı ne de kültürü kalır. Rusya Anayasası’nda yapılan değişiklik sonrasında Rus olmayan milletler yok olma, ölü diller listesine girme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Çalışmada, Rusya’daki dillerin geçmişini inceleyerek bugünlere nasıl gelindiğini ve bunun nasıl bir sonuçlar doğurabileceğini inceleyeceğiz.  

Kazan Tatarları köklü bir geçmişi, zengin kültürü ve sanat değeri taşıyan edebî eserleri olan bir millettir. 1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildikten sonra Kazan Tatarları Rus esaretinin altına girmiştir. Ruslar, Kazan Tatarlarının topraklarını işgal etmekle yetinmeyip Tatarları Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti yürütmüştür. Zorla Hıristiyanlaştırma bilhassa XVIII. yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. 1740 yılında Çariçe Anna İvanovna’nın vefatından sonra tahta Deli Petro’nun kızı Yelizaveta (1709 -1762) çıkmıştır. Yelizaveta Petrovna, Hıristiyanlığı kabul etmek istemeyenlere o güne kadar uygulanan idam cezasını kaldırmış, onun yerine dil ve burun kesme cezasını getirmiştir. Tarihçilere göre, Yelizaveta Petrovna’nın idare ettiği 20 yıllık süre içerisinde Rusya nüfusunun yarısı “dilsiz” kalmıştır. (Kurban 2014: 270). Hıristiyanlığı seçen Tatarlara büyük kolaylıklar vaat eden çariçe “Ey, Tatarlar! Siz ancak Hıristiyan dinini kabul ettiğinizde mutlu olacaksınız, sizin için kurtuluş yolu, hayatta kalmanın yegâne yolu – vaftiz olup Hıristiyan olmaktadır”,diye bölge halkına seslenmiştir. Ancak bölgedeki Türkler dillerini, dinlerini ve kültürlerini korumak için mücadelelerini sürdürmüştür. Çarlık Rusya’sının zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyasetinden usanan Kazan Tatarları 1917 Şubat ve Ekim Devrimlerini büyük bir heyecanla karşılamış, Bolşeviklerin iktidara gelişini Rus zulmünden kurtuluş olarak görmüştür. Çok zaman geçmeden Bolşeviklerin gerçek yüzü de ortaya çıkmış, bu vesileyle Tatarlar sadece rejimin değiştiğini anlamıştır. Sovyetlerin amacı Rus dilli tek tip insan yaratmak olmuştur. Çarlık Rusya’sı döneminde Arap alfabesini kullanan Kazan Tatarları, Bolşevikler iktidara geldikten sonra önce Latin alfabesine daha sonra Kiril’e geçmiştir. Alfabenin değişmesi geçmişi silip yok etmek için en etkili yöntemdir. Bilindiği üzere Latin alfabesi Kazan Tatar Türkçesine en uygun olan alfabedir. Önce Latin alfabesine geçmeyi kabul eden Sovyetler daha sonra alfabenin Türk dünyasını birleştirici bir güç olacağı korkusu ile Latin harflerini yasaklamış ve SSCB’deki tüm milletlerin Kiril alfabesi kullanması kararlaştırılmıştır. Rusların planlı bir şekilde yürüttükleri dil çalışmasını Zeki Velidi Togan şöyle kaleme almıştır: “Muasır Rusya insan camialarının iktisadiyatı kadar fikriyat ve ruhiyat ile pek yakından alâkadar olmak; beynelmilel siyasî ve iktisadî mücadelelerinde milletlerin deniz, kara ve hava nakil vasıtalarına ve istihsaline karıştığı gibi maneviyat sahasında da dil, yazı, imlâ ve radyo gibi fikir neşri vasıtalarına ve fikir sahalarındaki gelişmelere aynı şekilde, aynı ihtimamla ve aynı derecede plânlı bir surette karışmaktadır.” (Togan 1977: 48–49). Komünistler, Rus dilini “medeniyet dili” olarak empoze etmiştir. Kazan Tatar edebî dilini Ruslaştırmak için “dili yabancı kelimelerden arındırma, sadeleştirme” bahanesiyle Tatar edebiyatında yüzyıllardır kullanılagelen Arap ve Fars kelimeleri çıkartılmış, onların yerine Rusça sözcükler getirilmiştir. Dil üzerinde yapılan tüm bu eylemler Sovyetler tarafından “Garplaşmak” (Ruslaşmak) için bir zaruret olarak gösterilmiştir. Komünistlerin bu Ruslaştırma siyaseti ile ilgili Z. V. Togan şunları yazmıştır: “Sovyet Rusya’da komünizmin kültür siyaseti, bu siyasete kurban gidecek milletlerin komünist mümessilleri vasıtasıyla tatbik edilir. Bununla bu siyasetlerin bu kavimlerin istekleriyle kendileri tarafından tatbik olduğu ileri sürülür.” (Togan 1977: 61). Başlangıçta komünistler ile işbirliği yapan ve bu vesileyle onları daha yakından tanıma fırsatı bulan Togan, komünistlerin gerçek yüzünü görünce mücadele için Türkistan’a gitmiştir. Togan “Türklüğün Mukadderatı Üzerine” adlı kitabında 1962 yılında Alma-Ata’da gerçekleşen dil kongresinden söz etmiştir. Sovyetler döneminde kongreye katılanların seçilme koşullarını Togan şöyle açıklamıştır: “Sovyetlerde ilim ve kültür mevzularına tahsis edilen bu gibi kongreler başlıca ilim akademileri tarafından toplanır. Parti tarafından ve onun kontrolü altında toplanan, onun talimatı dâhilinde müzakereler yapan bu kongrelerde asıl Sovyetler için gerekli noktaları parti ve Rusya menfaatleri bakımından izah edecek ve savunacak sadık şahsiyetler tayın olunduktan sonra diğer üyelere serbest konuşma imkânı da verildiğinden bu nevi kongrelerin zabıtlarını öğrenmek çok faydalı oluyor.” (Togan 1977: 63). 1962 Alma-Ata kongresine 98 aza katılmıştır. Kongrede, “Meselenin genel konuları”, “Gayri Rus milletler arasında Rus dili, bunun yayılışı”, “Türk dilleri”, “Yazı dilleri eski olan milletler”, “Genç edebî dilli milletler” gibi konular ele alınmıştır. Kongrede “iki dillilik” konusu ön plana çıkmış ve “her kavimde iki dilin beraberce yaşayışları” meselesine dair önceden hazırlanıp gelmiş parti kararları kabul edilmiştir. Kongrede bazı dilcilerin “iki dilliğin sonu Rus olmak” dese de “bilim insanlarının” büyük çoğunluğu Ruslaştırmaya karşı koymanın tabiat kanunlarına aykırı hareket olduğuna dair fikirler beyan ederek, küçük dillerin kaybolmasının tabii olduğunu savunmuşlardır. Kongre kararlarında da görüldüğü üzere, Sovyetler döneminde sözde bilim insanları parti kararlarına uyarak hiçbir dayanağı olmayan sonuçlar ortaya atmıştır. Rus dilini yüceltmek için diğer dilleri hor görmek bir akım haline gelmiştir. Örneğin, “son edebî Özbekçenin yaratıcılarından olan Prof. Polivarov bu edebî dilin tarihî temeli olmadığını, netice itibariyle büyük bir istikbale namzet olmadığını ileri sürmüştür.” (Togan 1977: 70). Zeki Velidi Togan 1968 yılında kaleme aldığı “Sovyet İradesindeki Türklerde Edebî Dil Meselesi” başlıklı makalesinde Rus olmayan milletlerin dili ile ilgili şu tespitlerde bulunmuştur:

“Rusların Müslüman Türkleri ve diğer gayri Rus milletlerin edebî dilleri meselesine nazarları son 35 sene zarfında tamamen tebellür etmiş vaziyettedir. Rus mahkûmu olan milletleri yutarak büyümek ve Rus dilini cihanşümul inkılâbı tahakkuk ettirmekte olan milletin dili olmak bakımından bütün Asya’da ve Rus Doğu Avrupa’sında katiyetle hâkim duruma getirmek.” (Togan 1977: 69).

“Rus siyasetinin temeli ise: bütün azınlıkların Rus milletine kültür ve dil bakımından eriterek ilhakı ve Rusya’nın bu sistemle cihanşümul planlarını tahakkuk ettirmek üzere büyütülmesidir. Rus hükümeti bütün bu millî dil planlarını azamî suretle ve çok ısrarlı surette tatbik ettiği halde bunu mahkûm milletlerin kendi istekleriyle ve kendi elemanlarıyla, kendi millî gayeleri sıfatıyla yürütüyorlar gibi göstererek hareket ediyor.” (Togan 1977: 74).             

Bolşevikler “dil ve sanat milletlerin medeniyet ve ruhlarını inkişaf ettirmek için olduğu kadar onları soysuzlaştırmak için de başlıca amaç işini gördüğünü” iyi anlamışlardır. Zira Bolşeviklerin Rus olmayan milletleri “modernleştirmek” bahanesiyle planlı olarak Ruslaştırma siyaseti bölgedeki Rus olmayan milletlerin dil ve cümle yapısına da onarılamaz zararlar vermiştir.

1991 yılında Sovyetler çöktü, ancak Rusların dil konusundaki siyasetinde bir değişiklik olmadı. Tarih tekerrürden ibarettir, derler. Sovyetler döneminde yaşanan “iki dillilik” konusu 1992 yılında kabul edilen Tataristan Anayasası’nda da yerini alarak, Rus ve Tatar dilleri eşit resmi dil olarak ilan edildi. Ancak Tatar dili sözde resmi dil olarak kaldı, gün geçtikçe resmi dairelerden, okullardan kovuldu. Tatar dili Tatarların öz vatanında dışlandı. 1992 yılında iktidara gelen Tataristan hükümeti Kazan Tatar diline en uygun olan alfabe Latin alfabesine geçiş süreci olarak 1992–2002 yılları arasındaki 10 yıllık bir süreç belirledi. Kazan Tatarları Latin’e geçiş sürecini tamamlamadan 27 Kasım 2002 tarihinde Rusya Anayasası’nda yapılan eklemeler gereği Latin alfabesine geçiş yasaklandı. Anayasa’ya “Rusya Federasyonu’ndaki bütün halklar ana dillerinde yazarken Kiril alfabesi kullanmalıdır” maddesi eklenerek Kazan Tatarlarının Latin’e geçmesi hayal oldu.

2000 yılında Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte Ruslaştırma siyaseti hız kazandı. Önce millî okullar kapatılarak ana dilde eğitim yasaklandı, lise mezuniyet ve üniversitelere giriş sınavları Rusça yapılmaya başladı, sonra ana dil eğitimi haftada 2 saat ile sınırlandırıldı. Son olarak Rusya Anayasası’nda değişiklikler yapılması kararlaştırıldı. Söz konusu değişiklik Tataristan Anayasası’ndaki 300’den fazla maddenin değişmesi anlamına gelmektedir. Rusya Federasyonu Anayasası’nda yapılan değişiklik gereği “Rus dili ana dil, Ruslar ise devlet kurucu millet” olarak kayıtlara geçti. Ayrıca “Rusya Federasyonu Sovyetlerin devamıdır” şeklindeki ibare Rus siyasetinde hiçbir şeyin değişmediğinin bir göstergesidir. Yüzyıllardır süregelen Ruslaştırma siyaseti hız kaybetmeden şiddetini arttırarak devam etmektedir. Çarlık Rusya’sı döneminde zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla, Sovyetler döneminde “modernleştirme”, Rus dilli tek tip insan yaratma yoluyla Ruslaştırma siyaseti günümüzde kanun çıkararak Ruslaştırmaya değişmiştir. Görünen o ki yüzyıllar içerisinde sadece yöntem değişmiş, zihniyet ise aynıdır. Çariçe Yelizaveta, Lenin, Stalin’in yapamadıklarının bugün Putin tamamlamakta kararlıdır.

Son süreçte önemli olan konu ana dil konusudur. Dilimizi kaybedersek her şeyimizi, millî varlığımızı, şuurumuzu kaybeder, ulusal kimlikten uzaklaşarak, içinde bulunduğumuz topluma yabancılaşarak mankurta döneriz. Dilimiz son kalemizdir, onun yıkılmasına izin vermeyelim. Yazımı gazeteci yazar Oğuz Çetinoğlu’nun anlamlı sözleri ile tamamlamak istiyorum: “Tarih göstermiştir ki, milletlerin kurdukları devletler yıkılsa, vatanları ellerinde alınsa bile, dilleri yaşıyorsa, o millet tarih sahnesindeki şerefli yerini yeniden alacak demektir. Hangi şartlar altında olursa olsun, ana dillerini konuşmayan, yabancı milletlerin dillerini günlük hayatta kullanan milletlerin devletleri de günün birinde tarih sahnesinden silinmiştir. Bu şekilde hareket eden milletler, esir yaşamaya mahkûmdurlar. Dünya tarihi, bu gerçeğin örnekleriyle doludur.” (Çetinoğlu 2020: 93).          

Kaynakça:

  1. Çetinoğlu, Oğuz, Ses Bayrağımız Türkçe, İstanbul 2020.
  2. Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
  3. Togan, Zeki Velidi, Türklüğün Mukadderatı Üzerine, İstanbul 1977.