13 Şubat 2019, 15:20

Made in China

Melek Maksudoğlumelekmaksudoglu@qha.com.tr

Her aldığınız Coca Cola, Filistinli Müslümana atılan bir kurşundur. Peki “Made in China” aldığımız her bir ürün Uygur Türkleri için atılan bir gül demeti midir?

Uygur Türklerinin Doğu Türkistan’da binlerce yıllık varlıkları bilinmekte ve Doğu Türkistan’ın Çin toprakları olmadığınının tarihi kanıtı meşhur the Great Wall denilen Çin seddidir. Doğu Türkistan, Çin seddinin ilerisinde kalan topraklar olup, yerli halkının Uygur Türkleri olduğu aşikarca bellidir. Çin seddinin Batı’dan gelen Türklere karşı kurulduğunu bilmemek imkansız. Uygur Türklerinin bir kısmı İslam dinine 934 yıllarında girmiş olup, Karahanlı Devletini kurmuşlardır. Bu bilgileri orta okulda ve lisede ezberlerdik. Başşehrinin Kaşgar olduğunu ve bilimde, sanatta, edebiyatta çok ilerlediğini de biliriz. Yusuf Has Hacib’in kitabı Kutadgu Bilig (Mutluluğun Bilgisi) 1069-1070 yılında yazılmıştır, Kaşgarlı Mahmut’un derlediği Divan-ı Lugati’t-Türk yani Türkçe sözlüğünü, Türkiye’de eğitimden geçen her insan bilirken, nasıl olur da bu bizim kutsal toprakları ezelden beri Çin toprağıymış gibi görüp, kabullenenler olabiliyor? 1760 yılında Çin Mançu İmparatorluğu, Doğu Türkistan’ı işgal ediyorsa da 1863 yılında Yakup Han liderliğinde hürriyetine kavuşuyor. Sultan Abdülaziz zamanına denk gelen tarihlerde Doğu Türkistan İslam Devleti kurulmuş, Osmanlı’ya bağlanarak hutbelerde Osmanlı Padişahı adına okunmuş ve kullanılan paralar Osmanlı Padişahı adınaydı. Osmanlı koruma üzerine söz verdiyse de Doğu Türkistan’ın İpek yolu üzerinde önemli bir merkezi olması,  İngiltere ve Rusya’nın İpek yolu için savaşmaları sebebiyle, Osmanlı’nın Bulgaristan ve Karabağ’daki ayaklanmalar ile ilgilenmesi üzerine vaat edilen yardımlar yapılamamıştır. 

Netice itibariyle 1884’te Çin İmparatorluğu Doğu Türkistan’ı işgal etmiş, yeni ismi Sincan olarak Çin’e bağlamıştır. Sincan’ın anlamı ise “yeni kazanılan topraklardır.” Ne kadar manidar, halbuki ne Çinliler unutacak ne de biz Türkler. 

1933’ten 1949 yılına kadar bağımsız olmak için çabalayan Uygur Türkleri Çin’de Mao’nun iktidara geçmesiyle Kızıl Çin Komünist rejiminin altında ezilmeye başlamıştır. Dinini, kültürünü, dilini yaşatmakta ısrar eden Uygur Türkleri çocuklarını Çin okullarına göndermeyip, kısıtlı imkanları olan, çok baskı gören yerel Uygur okullarına gönderiyorlardı. Baskı o denli ağırdı ki 1970 yılların başında, henüz 18lerinde genç Uygur Türk kızı balerina olarak Çin Devlet Bale gösterisiyle Avustralya’ya gelince Avustralya’da önce kaçak, daha sonra sığınmacı olarak kalan ve 20 yıla yakın süre ailesini göremeyen hanım benim bir arkadaşımın annesiydi.  Bu teyzemin hikayesi münferit bir olay değildi. Babası önce Tayvan’a kaçıp oradan Suudi Arabistan’da kimliksiz, pasaportsuz ailesinden bir daha haber alamayan gencin hikayesi de 1969 Çin Kültürel Reform zamanına denk geliyor. Bu üniversite arkadaşlarımla iletişim içersindeyim ve Temmuz 2009’daki 200’den fazla Uygur Türkünün hayatını kaybettiği, Uygurlara karşı uygulanan katliamı tüm dünyanın suskunluk içerisinde izlerken bu arkadaşlarımın anneleri babaları ise çaresizlik içerisinde rahatsızlanarak hastanelere kaldırılmalarına şahit oldum. 

Mao 1949 yılında ele geçirdiği Urumçi’ye, Doğu Türkistan’a Han Çinlilerini yerleştirmeye başlaması bize Stalin’in Kırım’a uyguladığı politikasını anımsatır. 18 Mayıs 1944’te Kırım Tatarlarının sürgüne yollayarak, Kırım Tatarlarının evlerine Rusya’nın içlerinden getirilmiş haydutlar, kriminal suçlular yerleştirildiği gibi Mao’da Komünizme karşı çıktığı icin öldürülen asilzadelerin çevresindekiler bir nevi sürülmüşlerdi bizim Doğu Türkistan topraklarına. Önemli olan bu topraklarda Han Çinlilerin sayısını arttırtmaktı. 1966-1976 yılları arasında Çin’de Mao liderliğinde yapılan Kültürel Reformda hayatını yitiren Uygur Türklerinin yanısıra Mao’ya karşı gelen ailelerin akrabaları da bizim topraklarımıza gönderilmişti. Çin Hükümeti, bizim Doğu Türkistan topraklarını nükleer deneme alanı olarak kullanarak zehirli atıkların suya karışmasına sebep olmuştur. Bu denemelerin yapıldığı topraklarda bir çok soydaşımızın hayatını kaybetmesine, sakat doğumların oluşmasına sebep olup  resmi olmayan istatistiklere göre 210 bin kişi hayatını kaybetmiştir. Çin bu bölgeyi Çinlileştirme politikasına 1990 sonrası hız vermiştir.  Hong Kong’ta yayınlanan Trend isimli derginin Ekim 1992 sayısında Pekin Hükümetinin 2000 yılına kadar Doğu Türkistan’a 5 milyon Han Çinliyi yerleştirmeyi planladığı  gizli bir belgeyi yayınlamıştır. Han Çinlilerin sayısını arttırırken Uygur Türklerini ise öldürmekle meşguldu Kızıl Çin, 1997 yılının Şubat ayında Kadir gecesinde dua ederken yüzlerce Türk Müslümanları. Yabancı bir araştırmacı yazar Paul B. Henze, Doğu Türkistan’a 1988’den 1996’ya kadar beş kere ziyarette bulunduğunu ve her gittiğinde turist rehber olarak bir Han Çinlinin verildiğini, Uygur Türkleri ile iletişim kuramadığını anlatırken, bu bölgenin yüzde 80-90’ının Müslüman Uygur Türkü olmasına rağmen Han Çinlilerin Uygur Türkleri için “azınlık” demeleri dikkatini çekiyor. Her köyde, köy evlerinin duvarlarına, yolu düzgün olmayan sokaklarda dahi kırmızı büyük harflerle yazılı Komünist Parti sloganlarının görüldüğünü ama Uygur Türklerinin göründüğü kadar bu posterleri dikkate almadıklarını yazmış. Paul Henze’nin Çinli rehbere ‘Siz Han Çinliler ile Uygur Türklerinin arası nasıl?’ sorusuna aldığı cevap şu: “ Uygurlu Türkler Sincan Eyaletini kendi toprakları olarak görüyorlar, bu toprakların sahipleri gibi davranıyorlar. İşte bütün problem Çin toprağını kendi toprakları olarak görmelerinde”!

Peki, Doğu Türkistan bir zamanlar Çin’in nükleer deneme alanıyken niye bu derece önemli oldu? Bu bölge aynı zamanda 21. yüzyılın Kuveyt’i olarak anılmakta ve bu yönüyle Çin’in en önemli hammadde   kaynaklarından   biri.  Doğu   Türkistan;   petrol,  wolfram,  altın,   kömür,  uranyum   gibi stratejik hammaddelere ve sayısız yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip.  Çin’de mevcut 148 madenin 118’i Doğu Türkistan’dan çıkarılmaktadır. Ayrıca Çin sanayisi için hayati önem taşıyan Orta Asya Türk  Devletlerinden gelecek  herhangi bir  boru hattının  doğal güzergâhı  Doğu Türkistan olacaktır. Böyle bir taşıma sisteminin Çin için sağlıklı ve güvenilir olmasının en garanti yolu ise Doğu Türkistan’ın kendi denetimi altında bulunmasıdır.

Peki, Çin sadece Uygur Türklerine mi uyguluyor bu soykırımı? Tabii ki hayır ama kendi Budist halkına ve Tibet’e de uyguladığı baskı uluslarası tepkilere yol açmasına rağmen Falun Gong mensuplarına uygulanan işkencelere karşı Uluslararası Insan Hakları savunucu kurumlar sessizliğini koruyor. Londra’da Çin Elciliğinin önünde sürekli sessiz protesto halinde olan bu Çinli insanlar da Uygur Türkleriyle dayanışma halinde. Kendi hallerinde, sakin Çinlileri görünce onlar ve onların aileleri içinde endişe duymadan edemiyorsunuz. Falun Gong, Çin’e 1992 yılında gelmiş bir takım egzersizlerle yapılan meditasyon-ibadet biçimidir. Sağlık açısından ve öğretileriyle toplumu daha çalışkan hale getirdiğini ve pozitif enerji yaydığına inandıkları için Çin Komünist Partisi bu meditasyonu okullarda, fabrikalarda olmak üzere Çin’de yaygınlaştırıyor. Fakat 1990 yılının sonlarına doğru 70 milyondan fazla kişinin bu ibadeti yaptığını, çok popüler hale geldiğini gören Çin Hükümeti,Komünist Partiyi devirip kendileri iktidara gelir korkusuyla Falun Gong yasaklanıyor. Bu ibadeti yapanlar tutuklanıyor. Ama Çin Hükümeti sadece tutuklamakla kalmıyor, bu insanların organlarını alıyor, tutuklu halde ölen insanlar ise yok ediliyor. Aileleri, akrabaları bir daha tutuklanan insandan haber alamaz iken, organlar ise kapitalist rejime gönlünü kaptırmış Komünist Çin parayı veren ülkelere satıyor. 

İnsan Hakları Takipçisi’nin (Human Rights Watch) sayfasında bildirildiği üzere tüm Uygur Türklerinden DNA ve biometrik örnekleri aldığını biliyoruz. Şimdi soruyorum tekrar her “Made in China” aldığımız eşya acaba bize bir soydaşımızın zorla alınan organı olarak mı dönecek?