Tarayıcınız güncel değil

Site Javascript ve Cookies desteği gerektiriyor

Siteden en iyi şekilde yararlanmak için aşağıdaki tarayıcılardan birini indirip kurun:

MENÜ
Follow us
17 Ekim 2021 - 22:02
#
14 Mart 2021, 23:14

Kapısında kabadayılar eksik olmadı: Arnavut Tahir Paşa

Mehmet Berk Yaltırıkmbyaltirik@qha.com.tr

Eski İstanbul sokaklarının, bilhassa Sultan İkinci Abdülhamid (1876-1909) ünlü isimlerini; Fehim Paşa’yı (“Hem Serhafiye, Hem ‘Sayılı Fırtına: Fehim Paşa”), Tiranlı Gani Bey’i (“Kabadayılık Vakası Politik Gerilime Dönüştü: Tiranlı Gani Bey”), Arap Abullah Paşa’yı (“Arap Abdullah Kabadayı İken Nasıl Paşa Oldu?”) anlattık. Şimdi de devrin ses getiren kabadayılık vakalarında dolaylı olarak ismini duyuran Müşir Arnavut Tahir Paşa’nın hikayesini aktarıyoruz.

Kendisi hakkında en detaylı mâlumata; hatıratlar olarak Refii Cevad Ulunay’ın (1890-1968) “Sayılı Fırtınalar: Eski İstanbul Kabadayıları” ve Osman Nuri Bey’in (1875-1909) “Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı” adlı eserlerinde, araştırma olarak da 2020’de çıkan Hürü Sağlam Tekir’in “Sultan’ın Muhafızları-II. Abdülhamid’in Muhafız Alayları” adlı araştırmasında -ki Tahir Paşa ile alakalı tüm belge ve hatırat ilmi şekilde ele alınmaktadır bu çalışmada- bulunabilir.

Gençliğinde İstanbul, Üsküdar’a talihini aramaya gelen Debreli kaldırımcı Tahir, nasıl “Şehriyâr-i Sertüfengî Arnavut Tahir Paşa” oldu?

(Arnavut Tahir Paşa’nın fotoğrafı. İnternet üzerinden arşivlerde pek rastlanmayan bu fotoğrafın resmi torunu tarafından bana ulaştırıldı. Kendisine araştırmamda yardımcı olduğu ve bu kıymetli katkısı için buradan teşekkürlerimi bildiriyorum. M. B. Yaltırık)

ÜSKÜDAR SOKAKLARINDA DEBRELİ BİR KALDIRIMCI

Sultan II. Abdülhamid gerek şehzadeliği döneminde, gerekse 1876-1909 arasındaki hükümdarlık döneminde, Çırağan Vakası olarak (1878) tarihe geçen baskın sonrasında kabadayı meşrep kimseleri hizmetinde bulundurup onları taltif ederek yanında tutmaya çalışmıştır. Bu kişisel güvenlik politikası, sonradan sonraya idaresini de şekillendirmiştir. İstanbul’da eli sopalı, ceberrut takımının, doğal olarak kabadayıların paşalığa dek yükseldiği yahut belli nüfuzlu ailelerin şehirde tutulması bu şekilde söz konusu olmuştur. Sultan Abdülhamid’in güvendiği kimseler, o dönem için şehir ve daha çok saray açısından asayişin temininde rol oynarken kavga gürültü de, silah patırtıları da eksik olmamış, 1900’lerin başına dek uzanan kanlı bir kapışmalar silsilesi söz konusu olmuştur. Nitekim “kabadayıların altın çağı” denilebilecek bu devirde, sokaklar irili ufaklı sayısız nam sahibine tanıklık etmiştir. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi herhangi birinin sivrilmesi rakiplerden bir diğerinin “su yolunda su testisi” misali harcanmasına yol açmış, çoğu zaman nüfuz sahibi olmak bile şehrin ortasında gündüz gözü patlayan silahların, parıldayan kamaların çıkmasına engel olamamıştır. Saray çevresinde yer alan “devletlû” diyebileceğimiz “sayılı fırtınalar” da sonrasında kanlı vakalara karışmışlardır ancak sonları (eğer yaşlılık nedeniyle sokaklardan ellerini eteklerini çekmemişlerse) yine kendi benzerlerinden gelmiştir.

Tahir Paşa’nın hayat hikayesinde de, bir sokak kavgası neticesinde şehzadelik senelerinde II. Abdülhamid’in gözüne girerek hizmetine girmesi, ardından da en sadık bendelerinden biri olarak paşalığa kadar yükselmesi söz konusudur.

Sultan Abdülaziz Han’ın hükümdarlık devrinde (1861-1876) memleketi Debre kasabasından (bugün Kuzey Makedonya’nın Arnavutluk sınırında bulunmaktadır) kalkıp Üsküdar’a gelerek önce kayıkçılıkla uğraşan, sonra da hemşerileriyle birlikte kaldırımcılık yapan Tahir, Üsküdar’da türeyen Hırvat bir kabadayıyla karşı karşıya gelmesi hayatının dönüm noktasıdır.

TAHİR: “BEN BİR KALDIRIMCIYIM, ŞEHZADE YANINDA BİR İŞİM YOK!” DEDİYSE DE…

Üsküdar’da kavga ettiklerini tek başına sindiren ve kimsenin sırtını yere getiremediği ismi meçhul bu Hırvat’ın bir kahvehanede oturarak az ilerisine bir elma bıraktığı, yolda giderken bu elmaya dokunanları bunu bahane ederek dövdüğü ifade etmektedir kendi anlatımıyla Tahir Paşa. Bu bilgiyi ve Hırvat’la kavgaya tutuşmasını, Osman Nuri Bey tarafından 1911’de yazılan “Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı” adlı eserde kendi ağzıyla anlattığına göre, Üsküdar’da Kuleli tarafında bir kulübede kalan ve kaldırımcılık yapan Tahir Bey, arkadaşlarıyla bahse tutuşmalarının neticesinde külhani Hırvatın mesken tuttuğu kahvehanesine gider. Burada Hırvat’ın yola koyduğu elmayı yerden alıp ısırdıktan sonra ona fırlatır. Anında patlak veren kavgada genç Tahir, etraflarını çepeçevre saran kalabalığın önünde Hırvat’ı kıskıvrak yere serince, devrin İstanbul’unda telgraftan hızlı şekilde dilden dile kulaktan kulağa, bilhassa “âlem” denilen kabadayılar muhitinde namı hızla yayılır.

Şehzade (İkinci) Abdülhamid Efendi, bu kavganın bahsini işitince genç Tahir’i huzuruna çağırtır. Maksadı bu kabadayı meşrep kimseyi maiyetine alarak şahsi güvenliğini temin etmektir ki yukarıda da bu husustan bahsetmiştim. İlkin kendisini bulunduğu konumdan ötürü şehzadenin huzuruna çıkmaya uygun görmeyen Tahir, şehzadenin üçüncü kez haber gönderip gelmezse zorla getirileceğini söylemesi üzerine kalkıp yanına gider. Şehzade Abdülhamid’in cesaretini beğendiği için kendisini maiyetine almak istemesini okuma yazma dahi bilmediğini söyleyerek ilkin kabul etmese de ısrarı karşısında yanında kalmaya razı gelir. O dönemden itibaren şehzadeliği ve padişahlığı döneminde İkinci Abdülhamid’e hizmeti sürdüren Tahir, nihayetinde önce Tahir Ağa olmuş, sonradan sonradan sarayın Arnavut Tüfekçiler’in yani Maiyyet-i Seniyye Tüfengi Bölüğü’nün başına geçerek “Sertüfeng-i hazret-i Şehriyarî müşîr devletlû” Arnavut Tahir Paşa olmuştur.

(II. Abdülhamid’in şehzadelik döneminden bir fotoğrafı, 1868)

ARNAVUT TÜFEKÇİLER, SARAYIN BAHÇESİNDE PADİŞAHIN OLDUĞU TARAFA ATEŞ EDİNCE ORTALIK KARIŞTI!

Tahir Paşa, saray çevresinde onu görüp tanıyanlarca sert ancak doğru sözlü, lafını sakınmadan söyleyen, istediği zaman Padişahın huzuruna çıkabildiğinden hem ondan hem de çoğu saray görevlisinden saygı gören biri olarak anlatılmaktadır. Sarayın güvenliğiyle alakalı olarak Maiyyet-i Seniyye Tüfengi Bölüğü denilen, özellikle Tekir’in son araştırmasına göre başka memleketlerden de asker ve zabit bulundursa da ağırlıklı olarak İşkodralı Arnavut tüfekçiler vazife aldığından bazı hatıratlarda “Arnavut Tüfekçiler” olarak da anılan bu birlik padişahın Yıldız Sarayı başta olmak üzere Cuma Selamlığı ve Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Şerif ziyaretlerinde güvenliğinden mesuldü.

Tüfekçilerin İşkodra’dan seçilmesi tesadüf değildir. İşkodra, Karadağ sınırında olduğundan sık sık Karadağlı eşkıyalarla çatışma durumu söz konusudur. Karadağ çeteleri İşkodra tarafına baskınlar vererek ovalardaki sürüleri yağmalayarak şakilikle geçinmektedirler bir döneme kadar. Bu nedenle İşkodra ahalisi de bu şartlarda yaşadığı için buranın ahalisi pusu kurmada ve nişancılıkta hayli mahir olarak kabul edilmektedir. Nitekim Esad Toptani Paşa’nın kardeşinin ölümünden mesul tuttuğu Cavid Bey’i öldürmesi için İşkodralı Hacı Mustafa adındaki adamını göndermesi rastlantı değildir ki bildiğiniz üzere Galata Köprüsü’nde onu öldürmüştür.

Sarayda ve şehirde doğrudan Sertüfengi Tahir Paşa’ya, dolayısıyla Sultan’a bağlı olan bu askerler ve zabitler dönemin hatıratlarında gözükara oluşlarıyla tanımlanmışlardır. Zaman zaman padişahın yan baktığı kimselerin üzerlerine gittikleri de bilinmektedir. Nitekim İkinci Abdülhamid’in musahiplerinden (padişahın yardımcısı, danışmanı) Nadir Ağa’yı tüfekçilerinden birine dövdürdüğü bilinmektedir. Nitekim Tiranlı Gani Bey’i anlattığım yazıda hatırlanacak olursa,  Natık Paşa’nın boşadığı hanımıyla evlenen bir adamın dilini kestiğinin rivayeti, duyulması halinde sarayın isminin karışması muhtemel bir yasak aşkın akabinde meşhur Kantocu Kamelya’nın annesi, uşağı ve köpeğiyle birlikte öldürülmesi gibi hadiseler hatıratlarda yer almıştır.

(Maiyyet-i Seniyye Tüfengi Bölüğü’nden ve Yaverandan [padişah yaverlerinden] Binbaşı Tiranlı Haydar Gani Bey)

Tahir Paşa’nın her ne kadar himayesindeki kabadayılar ve Sultan’a sadakatle hizmetle anılsa da jurnalcilikle pek uğraşmadığı görülmektedir. Tekir’in araştırmasında vurguladığı bu husus, arşivde sadece Tahir Paşa ile ilgili evraka bakıldığında da açıkça görülmektedir. Bununla birlikte tüfekçilerin pervasızlığı, zaman zaman Sultan Abdülhamid’i de endişeye sevk ettiği ve Tahir Paşa üzerinden askerleri memnun etmeye çalışması da söz konusudur.

Süleyman Kani İrtem’in “Saray ve Babıali’nin İç Yüzü” başlığıyla 1930’larda Akşam gazetesinde yayımlanan tefrikalarından birinde okuduğum, Osman Nuri Bey’in yukarıda zikrettiğim eserinde geçen, “Karadağlı tüfekçiler meselesi” bu hususla alakalı hayli ilginç bir örnektir. Rivayete göre Karadağ Prensi I. Nikola (tahtta bulunuşu 1860-1918), Sultan II. Abdülhamid’i ziyaretinden sonra, sultanın isteği üzerine yirmi tane Karadağlı askeri seçerek maiyetine katılmak üzere İstanbul’a göndermiş. Bu durum Arnavut tüfekçiler arasında memnuniyetsizlik yaratarak, padişahın kendilerini gözden çıkardığı zannına kapılmalarına yol açmış. İki tane Arnavut asker, Sultan’ın etrafındaki Karadağlıların güvenliği teminde aciz kaldığını göstermek ve onu endişeye sevk etmek için sağ ve sol kulaklarının iki parmak açığından birer kurşun atarlar. İki el silah sesinin bahçede işitilmesiyle birlikte sultan yere yığılır, Yıldız’da kim var kim yok oraya toplanır. Padişah yaralı değilse de olayın telaşından biraz fenalaşmıştır. Kendine gelir gelmez Tahir Paşa’yı çağırtır. Kurşun atan Arnavut askerler olayın ardından Paşa’ya giderek neden böyle yaptıklarını anlatmışlardır. Tahir Paşa normalde askerlerine arka çıksa da Karadağlı askerleri kıskanıp böyle bir işe kalkıştıkları için onları azarlayıp koğuşlarında vereceği emri beklemelerini söylemiştir. Bununla birlikte askerlerinin hareket sebebini padişaha mazur görerek anlatmış, padişah Karadağlı muhafızlara tazminat vererek gönderdikten sonra kendisine kurşun atan iki tüfekçiyi de maaşa bağlayarak memleketlerine göndermiştir.

(Tüfekçiler Bölüğü’nde vazifeli bir Arnavut asker-İstanbul, 1890’lar)

Her ne kadar Tahir Paşa’nın katı bir otoritesi varsa da, bazı asker veya zabitlerin kah doğrudan sultandan emir almaları sebebiyle, kâh dönemin havasıyla paşanın maiyetinden kabadayı meşrep kimselerin eksik olmaması nedeniye zaman zaman kanlı vakalara da karışmışlardır.

Tiranlı Gani Bey Vakası haricinde, paşanın baş kabadayısı Arnavut Matlı Mustafa’nın Serhafiye Fehim Paşa’nın adamı zannederek Arif Bey’e kin besleyip öldürmesi de bu hususla alakalıdır ki, bu hadiselerin cereyanı İstanbul’da takriben 110-120 yıl önce yaşanan “devletu kabadayılar çatışması” diyebileceğimiz bir olaylar silsilesinin parçaıdır.

“DEVLETLU KABADAYI”LARIN İSTANBUL KAVGASI: 1890’LARDA NE OLDU?

Refii Cevad Ulunay’ın “Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları” adlı kitabında bahsi geçen ve belgelere göre 1907’de cereyan eden meşhur bir kapışmadır Matlı Mustafa ile Arif Bey kavgası. 1890’larla 1910’ların arasında İstanbul’da yaşanan “devletlu kabadayılar çatışması”nın, ardı ardına patlak veren vukuatların birbirine bağlandığı kanlı bir zincirin en mühim kısmıdır. O dönem Serhafiye yani sultanın hafiyelerinin başında bulunan kişi olan Yaver Fehim Paşa’nın Sertüfengi-i hazret-i şehriyarî müşîr devletlü Tahir Paşa yani Tüfekçibaşı Arnavut Tahir Paşa ile arasının açılması, “yeraltı âlemi”ndeki bu fay kırılmasıyla bağlantılıdır. 1896’da Kamelya Cinayeti’nin akabinde Tiranlı Gani Bey fırtına gibi esmeye başlamış, Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit Bey ile siyasi saiklerle de olsa kapışması kaçınılmaz olmuştur. Bu tarihlerden önce kabadayılar daha mahalli özellikler gösterirken, bu tarihlerden itibaren tıpkı Kabakçı Mustafa ve Boğaz yamaklarının yeniçerilere üstünlük sağlama gayreti, eski devirlerde de yeniçerilerin şehirdeki ekonomik ayrıcalıklarını rant olarak paylaşıp maffioslaşmaları gibi ciddi bir klikler çatışması görürüz.

Doğrudan sebebi belirtilmese de, 1899’daki kanlı cinayetler silsilesi ile aradan çekilen Gani Toptani Bey ile Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavit Bey’in bırakığı boşluğu Fehim Paşa’nın doldurmasından kaynaklandığı, padişaha hizmetlerinde de aralarında bir tür rekabetin husule gelmesi muhtemeldir. Nitekim -birkez daha belirtmeli- yaverlerden (yâverândan) Tiranlı Gani Bey, Arnavut Tahir Paşa’nın Arnavut tüfekçiler alayındaki zabitlerdendir. Kabadayılıktan gelme paşalardan olan Arnavut Tahir Paşa, Tiranlı’nın aradan çekilmesi akabinde İstanbul sokaklarında Fehim Paşa’nın adamlarının cirit atmaya başlayıp kendi himayesindeki Arnavut kabadayılarla Arnavut kavgaları sebebiyle, her iki odak arasında-İstanbul sokaklarının kavgası söz konusudur.

Önce padişah yaverlerinden, sonradan Serhafiye Fehim Paşa (1873-1908)

Kanaatimce bunun iki sebebi olabilir. Birincisi; kuvvetle muhtemel 1885’ten itibaren hızlanan demiryolu yapımıyla bağlantılı olarak İstanbul’daki, bilhassa Beyoğlu’ndaki ticari ve ekonomik hareketlilik. Beyoğlu ve çevresindeki ekonomik hareketlilikle ilgili araştırmalar yaparken Nadire Tuba Yiğitpaşa’nın 2010’da hazırladığı “XIX. Yüzyıl Beyoğlu Yapılarında Heykel ve Figürlü Kabartmalar” başlıklı basılmamış doktora tezine denk geldim. Tezin başlığının konuyla alakası yok, ancak bir noktada Beyoğlu’nda 1890’lara doğru zuhur edem ekonomik ve sosyal kıpırtıya ilişkin tespitler yer alıyor. Yiğitpaşa, Bernard Lewis’in “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı eserine atıfla, 1885’ten sonra ağırlık kazanan demiryolu yapımının Osmanlı’nın Avrupa başkentleri ile fiziksel bağlarını güçlendirdiğini, İstanbul’da bu sebeple meydana gelen yapısal değişiklikler neticesinde, bilhassa 1890’da Sirkeci Garı’nın inşa edilmesiyle Avrupa ülkeleriyle doğrudan ve düzenli demiryolu hizmetinin sağlandığını, böylece İstanbul’un imparatorluğun tek büyük egemen ticaret kenti özelliklerine sahip olduğunu ifade eder. Yiğitpaş, buna bağlı olarak 19. yüzyıla kadar şehirde anıtsal yapılaşma İstanbul yarımadasındayken artık kuzeye, Pera-Beyoğlu eksenine kaymaya başlamıştır. Saray yapıları bile bu tarihte Boğaz bölgesine doğru kaymıştır (Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı, Yıldız Kasrı [sonradan sarayı], Ihlamur Kasrı, Maslak Kasrı).

Beşiktaş, Ortaköy, Şişli, Nişantaşı ve Maçka bölgelerinde yeni Osmanlı kent soylularının beğenilerine ve Batılı yaşam stillerine göre bu bölgeler batılı düzen ve kalıplarla genişlemiş, Avrupalı tüccarlar ve yabancı elçilikler Galata-Beyoğlu taraflarında yoğunlaşmışıır. Artan ticaret ve ekonomi hareketliliği, nüfus yoğunlaşmasını da getirince Tünel işletmeye açılmış, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında Galata ve Beyoğlu, yabancı mimarlar tarafından tasarlanan iş hanlarıyla, geniş mağazalarıyla, bankalarıyla, tiyatrolarıyla, otelleriyle ve çok katlı konutlarla adeta bir Avrupa kenti görünümüne bürünür.

(1890’larda Galata ve Beyoğlu’ndan mekanlar ve çehreler)

Ticari hareketlilik belli açılardan maffios unsurları da cezbetmiş olmalıdır. Peki bunlar bir anda mı ortaya çıkmıştır? Yine bahsi açılmışken burada Araştırmacı Sinan Çuluk’un 10 Temmuz 2015 ve 29 Haziran 2018 tarihlerinde Facebook hesabında söz konusu dönemdeki “devletlu kabadayılar” ile ilgili şu sözleri de ikinci sebebi açıklamaktadır:

“II. Abdülhamid, saltanatın gücünü zayıflatıp ülkeyi Meşrutiyet rejimine sürükleyen Tanzimat devrinden kalma bürokrasi, nüfuzlu rical ile aydınların etkisini kırabilmek uğruna taşra hanedanları ve nev-zuhur devlet adamlarına yol verdi, önlerini açtı. Anadolu, Rumeli ve Arap vilayetlerinin nüfuzlu aileleri fırsatı ganimete çevirip, halkı eze eze sindirip, dikensiz gül bahçesinde güçlerine güç kattılar. Bilhassa İstanbul, 1900-1908 arasında, doymak bilmeyen yeni sınıfın rekabet ortamında her türlü çıkar çatışmasının mekânı haline geldi. II. Abdülhamid, istibdat rejimine karşı acımasız ve etkili muhaliflerinin darbelerini hissettikçe, kendine müttefik olmaları için ortaya çıkardığı grupların, gözünün önünde cereyan eden menfaat paylaşımına ses çıkaramıyordu. Bu ortamda çete oluşumları haliyle kendi aralarındaki kavgayı silahlı mücadeleye çevirdi ve bir anda kan gövdeyi götürdü.”

Burada söz konusu iki sebeple bağlantılı olarak -günümüzdeki anlamıyla olmasa da- bir tür “rant” paylaşımının, özellikle 1890’larda kabadayılık vakalarının neden tırmanışa geçtiği hususunda şimdilik açıklayıcı görünmektedir ancak tetkike ihtiyaç vardır. Bu kanaate varmamın sebebi, 1950’lerden ve 60’lardan itibaren uluslararası kaçakçılıkla bağlantılı olarak Türkiye’de klasik kabadayı tipinin folklorik bir mahiyete bürünerek yerlerini “babalara” ve daha organize yapılara bırakmasıyla bağlantılı. 1920’ler 1950’ler arası mahalli koruyucular ve yine mahalli kaçak göçek işler söz konusuyken, 1960’lara doğru tıpkı İkinci Abdülhamit döneminde olduğu gibi yeniden görünürlük kazanmışlar, Fehim Paşa örneğinde olduğu gibi hisseli, akçeli işlerle iç içe olmaya başlamışlardır. Dolayısıyla ben bu şekilde bir bağlantı kuruyorum.

İşte Tahir Paşa ile Fehim Paşa’nın karşı karşıya gelmesi kısmen benzer bir atmosferde 1890’ların kıpırtılı İstanbul’unda cereyan etmiştir.

FEHİM PAŞA İLE TAHİR PAŞA REKABETİNİN GÖLGESİNDE: MATLI MUSTAFA-ARİF BEY KAPIŞMASI

Fehim Paşa, İstanbul’un namdâr kabadayılarını yanına alamasa da bir şekilde onların meclisinde bulunmasından hoşnut olup, ahbaplık ettiği isimler bulunmaktadır. Olayın yaşandığı tarihlerde Fehim Paşa ile Trabzonlu Arif Bey adında bir kabadayının ahbaplığı vardır, ancak Arif Bey kimseye bağlı değildir. Trabzonlu Hasan Kaptan’ın (aile Şehremini semtindedir) oğlu olan Arif Bey için annesinden hareketle bazı yazılarda bahsi “Çerkes Arif Bey” diye de geçmektedir. “Efendi kabadayı” takımından olan Arif Bey pek hır güre karışmaz, hayli kalabalık bir sülaleye mensup olsa da adamlarıyla gezmez, ancak biri hadsizlik edince tek başına meşhur tokadıyla müdahale eder, bununla bilinir. Kendi halinde bahçesiyle meşgul olmayı İstanbul’a nam salmaya yeğlemiştir.

Bu kapışmanın ve yaşananların detaylarını daha önce Fehim Paşa ile ilgili yine QHA’da yayımlanan köşe yazımda anlatmıştım. O yazımdan alıntılarla özetlemek gerekirse; Matlı Mustafa, Arnavut Tahir Paşa’nın baş kabadayısıdır. Arnavutluk’un dağlık mıntıkalarından olan Mat taraflarından gelen, eşkıyalıktan sabıkası bulunan ve Ulunay’ın “ejderha suretli” diye tarif ettiği Mustafa, Tahir Paşa’nın “silahşorlarından” olduğundan her yere girip çıkan, onun sayesinde astıkları astık kestikleri kestik imtiyaza sahip kimselerdendir.

Arif Bey ile başlayan tartışmaları önce kavgaya ardından da ölümlü bir kavgaya dönüşür. Yıldız Sarayı’nda Mabeyn’de Fehim Paşa ile Tahir Paşa’nın dahi doğrudan tartışmalarına yol açar. En son bir mekandaMatlı Karadağ tabancasına asılırr, Arif Bey de Smith Wesson tabancasına. Herkes kaçışır, Mustafa iki kurşun sıkar, Arif Bey de Matlı’nın kalbine tek kurşun sıkar. Mustafa yere yıkılınca “Çıkarın bunu kalbinden vurdum” der. Matlı, kalbinden vuruluyor ama iç cebindeki sigara tabakasında sıkışıp kalmış mermi, nişan fişeği olduğu için tabakayı delip geçemiyor. Mustafa’yı hafif yaralı diye bir eczaneye götürüyorlar yakınlarda. Arif Bey ise kan kaybediyor an be an, hastaneye kaldırılıyor. Vurulma haberi İstanbul’a yayılıyor. Arif Bey’in akrabaları silahları bellerine takıp geliyorlar hastaneye. Hatta Fehim Paşa bizzat sarayın doktorlarından biriyle geliyor hastaneye. Ancak Arif Bey, genç yaşta kurtarılamayarak vefat ediyor. İstanbul’da muazzam bir kan davasının kıvılcımı böylece yakılıyor.

Nitekim olay günü tutuklanan Matlı Mustafa’nın mahkeme günü gelip çatıyor. Sene 1907 Mayıs ayı. Matlı’yı sekiz-on seçme jandarma koruyor izbandut misali. Diğer jandarmalar da mahkeme giriş ve çıkışlarında üst baş araması yapıyor. Öyle sıkı önlem alınmış ki, görenler Mustafa’nın mahkemeden sonra mahpushaneye düştükten sonra öldürüleceğini düşünüyor. Öyle ki Arif Bey’in kendileri de kabadayı meşrep kardeşleri de alınmıyor binaya. Sadece Arif’in küçük kardeşi Ziya girebiliyor içeri. O da çelimsiz, hatta gözleri iyi görmeyen, sessiz sakin biri olduğundan jandarmalar dikkat etmiyor. Mahkeme salonunun girişinde duvar dibine çömelmiş oturuyor.

Matlı Mustafa jandarmaların arasında salona doğru getirilirken, Ziya ayağa kalkıp: “Ağabeyime selam…” diye bağırıyor ancak son kelimesi olan “söyle” işitilemiyor. Üç el tabanca sesi mahkemeyi birbirine katıyor. Kanlar içinde yere yığılan Matlı Mustafa doktor yetişemeden ölüp gidiyor. “Ağabeyinin kanını nasıl aldı?”, “Matlı’yı zımba gibi delmiş” lakırtıları arasında İstanbul’da ve “âlem”de Ziya’nın daha doğrusu “Kör Ziya”nın namı yayılıyor, bir anda sayılı kabadayılar arasında adı geçmeye başlıyor.

Ziya’nın hikayesine yazının ilerleyen kısımlarında devam edeceğiz zira meşhur kabadayılar çatışmasında son yükselen isimlerden biri olacak fakat inişi çabuk olacaktır. Biz şimdilik Tahir Paşa’nın hikayesine geri dönelim.

(Sadrazam-ı mektubi kalemi, 1099 numero, tarih-i tevdi: 12 Cemaziyelahir 1325-10 Haziran 1323 [metinde 1325] (23 Haziran 1907) tarihli, Matlı Mustafa’nın taammüden ve tasavvuren Dersaadet Emtia-yı Ecnebiye gümrüğü mukayyidi Hasan Bey’in oğlu Ziya tarafından öldürülmesine dair belge.)

31 MART İSYANI’NIN AKABİNDE: TAHİR PAŞA’NIN TAHİR EFENDİ OLUP RODOS’A SÜRÜLMESİ

Arnavut Tahir Paşa, Sultan Abdülhamit’e 33 yıl boyunca hizmet etmiş, çevresindeki birçok isim zaman zaman gözden düşmesine rağmen o yerini korumayı bilmiştir. 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilanıyla bile konumu sarsılmamıştır. Ta ki 1909’da cereyan eden ve Sultan Abdülhamid’in tahttan hal’ edilmesiyle sonuçlanan 31 Mart Vakası’na kadar.

Sultan’ın tahttan indirilmesinde ilginç bir detay vardır ki, İstanbul’un kabadayılık vakalarından biri daha bu olayı etkilemiştir. Esad Toptani Paşa, kardeşi Gani Bey’in ölümünü basit bir sokak kavgasından ve paşaların çekişmesinden öte Yıldız’dan (Yıldız Sarayı) bildiği için İttihatçıların tarafına geçmiş, Sultan Abdülhamid’in 1909 tarihinde tahtan hal’ edilmesi (indirilmesi) sırasında bir heyetle Yıldız Sarayı’na gidip padişahın tahttan indirildiğini kendisine tebliğ edenlerden biri olmuştur. Hatta hal’ kararı tebliğ edildikten sonra: “O benim kardeşimi (Gani Bey) öldürttü, ben de onun hal’ edildiğini söyledim, ödeştik.” demiştir.

27 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’in tahttan indirildiğini bildiren heyet: Bahriye Nazırı Arif Hikmet Paşa, Emmanuel Carasso (Karasu), Esad Paşa Toptani, Aram Efendi ve Albay Galip Bey (Pasiner)

31 Mart Ayaklanması’nı bastırmak üzere (Rumi Takvime göre 31 Mart 1325’te çıktığı için, Miladi Takvimde 13 Nisan 1909) Selanik’ten İstanbul’a gelen Hareket Ordusu hakkında ileri geri konuştuğu ve İstanbul’da bu orduya karşı mukavemet teşkilatı hazırlama çabası içine girdiğinden görevinden alınmıştır. Ayaklanmanın bastırılmasının akabinde kurulan Birinci Divan-ı Harbi Örfi’de yargılanmış, Mayıs 1909’da hem kendisi hem de yardımcısı Küçük Tahir Paşa 6’şar yıl kalebentlik cezası almışladır. Takiben Haziran 1909’da ikisinin de askerlikle olan ilişkileri kesilmiş, kendisine yakın tüm silahşorlar ve tüfekçiler tespit edilerek sürgüne gönderilmiştir. Tahir Paşa’nın tüm rütbe ve unvanları elinden alınarak Rodos’a sürgün edilmiş, kendisinden yazışmalarda Sertüfeng-i Sâbık (Eski) Tahir Efendi olarak bahsedilmiştir. Hürü Sağlam Tekir’in kendisiyle ilgili naklettiği son vaka çok ilginçtir. Tıpkı Fehim Paşa’nın Sultan Abdülmecid’in (1839-1861) bir kılıcını izinsiz olarak konaklarından birinde bulundurması gibi Tahir Paşa’nın da bir kılıç davası vardır. Kendisine Sultan Abdülhamid tarafından Kanuni Sultan Süleyman’ın bir kılıcını hediye etmiş, Hazine-i Hümâyun’da olması gereken kılıç bulunamayınca bu durum öğrenilerek iadesi talep edilmiştir. Paşa’nın Yıldız Sarayı’ndaki ikametinde yapılan aramalarda kılıç bulunamamıştır.

(31 Mart Vakası, 1909)

(Hareket Ordusu)

Tahir Paşa’nın ölümüne ilişkin ve mezar yerine dair bir araştırma veya vesikaya ulaşamadım. İnternette olmayan fotoğrafını, bu yazı için kendisine başvurduğumda gönderme nezaketinde bulunan torunundan aldığım mâlumata göre aile içinde Tahir Paşa’nın mezarının Yugoslvavya’da olduğu anlatılmış. Buradan hareketle bir dönem Yugoslavya’da, bugün Kuzey Makedonya’da bulunan, Arnavutluk sınırı yakınlarındaki Debre kasabasına yani memleketine döndüğünü veya cenazesinin buraya ulaştırıldığı anlaşılmaktadır. Ancak 6 yıl cezasını çektikten sonra mı gittiği, daha önce mi affedildiği veya cezası sırasında vefat edip bir şekilde cenazesinin memleketine ulaştırılmasının mı sağlandığı meçhuldur. Nitekim ölüm yılına da ulaşamadım.

Bunun dışında Beşiktaş’ta Yahya Efendi Kabristanı’nda Tahir Paşa’nın kayınvalidesi Nesli Hanım’ın 15 Recep 1312 (12 Ocak 1895) tarihli mezartaşı ve yine Tahir Paşa’nın eşi Hatice Hanım’ın 14 Recep 1322 (24 Eylül 1904) tarihli mezartaşları mevcuttur.

(Arnavut Tahir Paşa’nın torunu tarafından gönderilen fotoğrafın çerçeveli hali.)

Burada İstanbul’daki kabadayılık vakalarına bir kere daha dönmemiz lazım. Kör Ziya’nın akıbetini unutmamalı. Ancak bu seferkinde siyasi bir veçhe de var: Mahmud Şevket Paşa Suikastı…

MAHMUT ŞEVKET PAŞA SUİKASTİ VE KÖR ZİYA’NIN AKIBETİ

Kör Ziya’nın namı, Matlı Mustafa’nın vurulmasından sonra yayıldı demiştim en son. Ziya hapse düştükten sonra 1908’de Meşrutiyet ilan edildiğindeki aftan yararlanmıştır. Nitekim Halil Rifat Paşa’nın oğlu Cavid Bey’in katili İşkodralı Hacı Mustafa da bu afla salıverilmiştir. Matlı, Tahir Paşa’nın yani Sultan Abdülhamit’in bendelerinden birinin adamı olduğu için de, onu vuran Ziya’nın tıpkı Esad Paşa’nın adamı Hacı Mustafa gibi serbest bırakılmıştır.

Ziya’nın bundan sonraki hayatı, İstanbul’da kabadayılar arasındaki son meydan kapmacadır, haddi zatında kabadayıların en göz önünde olduğu dönemin bitişidir. Mahmud Şevket Paşa Suikastı’na karıştığı için devrin gazetelerinde “Kör Ziya” olarak kendisinden bahsedilmiştir ve kumarhanelerde, Beyoğlu sokaklarında 1909-1913 arası namından ötürü kabadayılarla düşüp kalktığı görülmektedir.

(Kör yahut Kumarbaz Ziya, Tanin, 14 Haziran 1913: “Çerkes Arif’in kardeşi Kör Ziya”)

Babası Hasan Kaptan’dan hareketle “Laz Kapudanoğlu” olarak da anılan Ziya’nın Beyoğlu kumarhanelerinde çok tanınan bir kişi olduğu vurgulanmaktadır ki Fehim Paşa, Tahir Paşa ve Matlı Mustafa gibi isimlerin çekildiği “âlem”de, “Arif Bey’in katilini vuran”, “ağabeyinin öcünü alan” bir şahıs olarak boy gösterdiği anlaşılmaktadır. Kabadayılar gibi yaşayışı, kumarbazlığı vurgulanan Ziya’nın, Mahmud Paşa’yı öldürenlerin arasında olduğu bilgisine de ulaşılıyor.

Ziya, 13 Haziran 1913’te Divanyolu’nda, Sakalar Çeşmesi önünde gerçekleşen “Mahmud Şevket Paşa” suikastına karışıyor. Topal Tevfik, Nazmi, eski Bahriye Yüzbaşısı Şevki, Teğmen Mehmed Ali, Gelenbevî Mektebi Başmubassırı Abdullah Safa ve Abdurrahman adlarındaki tetikçilerle birlikte Mahmud Şevket Paşa’yı otomobilinin içerisinde öldürenlerden Kör Ziya, yardım ve yataklık sebebiyle davaya dahil olan kimselerle birlikte idam edilen 12 kişi arasında yer alıyor.

Mahmud Şevket Paşa (1856-1913)

(Mahmud Şevket Paşa’yı öldüren suikastçıların silahları ve paşanın içerisinde hayatını kaybettiği arabası, İstanbul-Harbiye, Askeri Müze)

(Dönemin basınında Mahmud Şevket Paşa Suikastı’na dair görseller)

KABADAYILAR DEVRİNİN SONU

Sultan Abdülhamid döneminde tabiri caizse “altın çağ”larını yaşayan kabadayılar, onun yükseltip saraya aldığı isimler sebebiyle ve Sultan’a yakın sayılmaları nedeniyle gerek asayiş bozukluğunun gerekse Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra kurulacak sistemin önünde problem olarak değerlendirilmiştir.

Nitekim Rumeli vilayetinde Men-i Şekavet Kanunu ile eşkıyalığa ve komitacılığa karşı, Aydın Vilayeti Men-i Şekavet Kanununi ile zeybeklere ve efelere karşı mücadele başlatan İttihat ve Terakki, şehirlerin ve bilhassa İstanbul’un güvenliğine yönelik de adımlar atmıştır. 1879’dan beri faaliyet gösteren Zaptiye Nezareti kapatılarak 1909’da yerine Emniyet Umumiye Müdürlüğü ve  İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur. Geceleri mahallede dolaşan yaşı geçkin “bekçi babalar” yerine polise yardımcı olarak şekilde düzenlenen bekçi teşkilatı silah taşımaya da bu dönem başlamıştır.

Kabadayılara da “devletlu kabadayıların” ve kapısındakilerin tasfiyesinden sonra önce 1909’da çıkan 22 maddelik “Serseri ve Mazannei Sui Eşhas Hakkında Kanun” ile yani “Serseri Nizamnamesi” ile darbe vurulur. Burada sokakta huzur bozabilecek külhaniden dilenciye hayli geniş bir serseri tanımlaması yapılarak bunların ciddi şekilde cezalandırılmaları sağlamıştır. Akabinde de Mahmud Şevket Paşa Suikastı sonrasında, olayla bağlantılı olduğu düşünülen, aralarında devlet memurlarının da bulunduğu muhaliflerle, Osman Cemal Kaygılı, Burhan Felek, Refii Cevad Ulunay gibi gazeteciler ve yazarlarla birlikte İstanbul’daki “serseri ve işsiz takımı” yani Abdülhamid döneminin kalıntısı addedilen sayılı kabadayılardan kimseler, 1913’te Bahr-ı Cedid vapuruyla Sinop’a sürgüne gönderilmişlerdir. Daha önce hakkında QHA’da bir yazı kaleme aldığım Arap Abdullah ve Koltukçu Raif, bu sürgündeki kabadayılar arasındadır.

Bu tarihten itibaren kabadayılar görünmeye devam etmiş, Sarraf Niyazi, Topkapılı Cambaz Mehmed Bey gibi isimler namlarını duyurmuşlardır ancak Abdülhamid döneminde olduğu kadar önplanda değildirler. Daha mahalli düzeyde ve kendi aralarındaki adli vakalarda isimleri geçer. Bu durum 1950’lerde 60’larda uluslararası kaçakçılıkla ilişkiler neticesinde daha organize hareket etmeye başlayan nam sahiplerinin çıkışına kadar sürecektir.

KAYNAKÇA:

-(Aydın Men-i Şekavet Kanunu) “Şekavetin men’i ve mütecasirlerinin takip ve tedibi hakkında kanun layihası”, BOA (Başbakanlık Osmanlı Arşivi), İrade-i Dahiliye, No: 1327-N-40, 1325 (1909). (Alındığı yer: Sabri Yetkin, Ege’de Eşkıyalar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 2003, s. 191-195.)

“Rumeli vilayatında şekavet ve mefsedetin meni ve mütecasirlerinin takib ve tedibi hakkında kanun layıhası”,  Takvim-i Vekayi Matbaası, İstanbul 1325 (1909): http://isamveri.org/pdfrisaleosm/R255705.pdf

“Serseri Nizamnamesi-Serseri ve Mazannei Sui Eşhas Hakkında Kanun”, Asır Matbaası, 1325 (1909): http://isamveri.org/pdfrisaleosm/RE14433.pdf

-BİRBUDAK, Togay Seçkin, “Osmanlı Basınında Mahmud Şevket Paşa Suikastı”, Bilig – Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 65, Bahar 2013, s. 69-94.

-BOVENKER, Frank, YEŞİLGÖZ, Yücel, Türkiye’nin Mafyası, çev. Nurten AYKANAT-Haluk TUNA, İletişim Yayınları, İstanbul 2000.

-ÇADIRCI, Mustafa, “Mahmut Şevket Paşa Suikasti ve Suikastin İstanbul Basınındaki Yansımaları”, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta 2018.

-ÇADIRCI, Mustafa, MERTOL, Hüseyin, ÇELİKKOL, Ömer, “Mahmut Şevket Paşa Suikastı ve Suikastın İstanbul Basınındaki Yansımaları”, Turkish Studies, Cit 14, Sayı 2, 2019, s. 185-199.

-ÇULCU, Murat, Mafia Üzerine Notlar, Kastaş Yayınları, İstanbul 1998.

-DEAL, Roger A., “The Kabadayis of Istanbul”, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), University of Utah, 2000.

-DİKBIYIK, Tuba Ruhengiz, “Hat ve süsleme sanatları ve mimari üslup bakımından Yahya Efendi Kabristanı mezar taşları”, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2009.

-DEAL, Roger A., Namus Cinayetleri, Sarhoş Kavgaları: II. Abdülhamid Döneminde Şiddet, çev. Zeynep Rona, Kitap Yayınevi, İstanbul 2017.

-İRTEM, Süleyman Kani İRTEM, (Akşam gazetesi 1935) Tahir Paşa’nın kabadayılıktan paşalığa yükselmesi:
Bölüm 1, “Tahir haber gönderdi: ‘Ben bir kaldırımcıyım, şehzade yanında işim yok!'”: https://www.gastearsivi.com/gazete/aksam/1935-02-03/8
Bölüm 2, “Abdülhamid’in Tüfekçileri, kaldırımcı Tahir müşir oluyor”: https://www.gastearsivi.com/gazete/aksam/1935-02-06/8
Bölüm 3, “İki kurşun Abdülhamid’in sağından, solundan vızıldayarak geçti”: https://www.gastearsivi.com/gazete/aksam/1935-02-07/10

-GÖR, Emre, “II. Abdülhamid Dönemi’nden Bir İstihbaratçı Profili: Serhafiye Fehim Paşa (1873-1908)”, Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, Mart 2019.

-KABACALI, Alpay, “Mahmut Şevket Paşa’ya Beş Kurşun”, Popüler Tarih, Sayı 4, Eylül 2000, s. 34-37.

-LEVY-AKSU, Noemi, Osmanlı İstanbulu’nda Asayiş 1879-1909, çev. Serra Akyüz, İletişim Yayınları, İstanbul 2017.

-Osman Nuri, Bilinmeyen Abdülhamid-Abdülhamid-i Sâni ve Devr-i Saltanatı-Abdülhamid’in Husûsi ve Siyasi Hayatı, Cilt I-II, haz. Osman Selim Kocahanoğlu, Temel Yayınları, İstanbul 2017. (İlk baskısı: Abdülhamid-i Sâni ve Devri Saltanatı, Hayat-ı Hususiyye ve Siyasiyyesi – Kitabhâne-i İslâm ve Askerî, İbrahim Hilmi, İstanbul 1327 [1911]).

-SAĞLAM TEKİR, Hürü, Sultan’ın Muhafızları-II. Abdülhamid’in Muhafız Alayları, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2020.

-TÜRKMEN, Zekeriya, “Mahmud Şevket Paşa”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 27, Ankara 2003, s. 384-386.

-ULUNAY, Refi Cevad, Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları, Alfa Yayınları, İstanbul 2017.

-ULUNAY, Refi Cevad, Sürgün Hatıraları-Menfâlar / Menfîler, Arma Yayınları, İstanbul 1999.

-YİĞİTPAŞA, Nadire Tuba, “XIX. Yüzyıl Beyoğlu Yapılarında Heykel ve Figürlü Kabartmalar”, (Basılmamış Doktora Tezi), Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum 2010.

Yazarın diğer düşünceleri

Diğer yazarlar