07 Temmuz 2020, 19:18

Kabadayılık vakası politik gerilime dönüştü: Tiranlı Gani Bey

Mehmet Berk Yaltırıkmbyaltirik@qha.com.tr

Beyoğlu’nda vurulan bir “madalyalı kabadayı”nın ölümü Balkan sınırlarını şekillendiren olaylara nasıl yol açtı? Kabadayıların “altın çağı” olarak nitelendirilebilecek Sultan II. Abdülhamid döneminde yaşanan vukuatlar pek çokken, o gece Rumeli Hanı’nın altındaki bir muhallebicide meydana gelen bir cinayet hangi politik çalkantılara sebep oldu?

“Tiranlı Gani Bey” vakası, dönemin İstanbul’unda ses getiren “kabadayılık hadiselerinden” olmasının yanı sıra, siyasi krizlerin hazırlayıcısı olması açısından da dikkat çekicidir. Bir önceki yazımda anlattığım Fehim Paşa gibi (Hem serhafiye, hem “sayılı fırtına”: Fehim Paşa), Sultan II. Abdülhamid (1876-1909) döneminde özellikle Çırağan Vakası olarak (1878) tarihe geçen baskın nedeniyle, İstanbul’da eli sopalı, ceberrut takımının, doğal olarak kabadayıların paşalığa dek yükseldiği yahut belli nüfuzlu ailelerin şehirde tutulduğu vakidir. Sultan Abdülhamid’in güvendiği kimseler, o dönem için şehir ve daha çok saray açısından asayişin temininde rol oynarken kavga gürültü de, silah patırtıları da eksik olmamıştır.

Peki Yaverân-ı Şehriyâriden yani padişah yaverlerinden Binbaşı Tiranlı Haydar Gani Bey kimdir?

ARNAVUTLUK’UN NÜFUZLU AİLELERİNDEN: ESAD TOPTANİ PAŞA VE KARDEŞİ GANİ BEY

Binbaşı Tiranlı Haydar Gani Bey, Arnavutluk’un namlı ailelerinden Toptanilere mensuptur. Süleymanpaşazade Ali Bey’in oğlu, meşhur Esad Toptani Paşa’nın kardeşidir. Tiranlı Gani Bey, gerek hatıratlarda gerek arşiv kayıtlarında, Sultan II. Abdülhamid döneminin “göğsü madalyalı devletli kabadayıları”nın arasında anılmaktadır. Devrin kabadayı meşrepli paşalarından Şehriyar-i Sertüfengi Arnavut Tahir Paşa’nın başında bulunduğu Arnavut Tüfekçiler Alayı’nda vazife almıştır. (Arnavut Tahir Paşa’dan ve Tiranlı Gani Bey’den sonra baş kabadayılığını ifa eden Matlı Mustafa’dan, Fehim Paşa’yla ilgili bir önceki yazımda bahsetmiştim.

Hem serhafiye, hem “sayılı fırtına”: Fehim Paşa

Tiranlı Gani (Toptani) Bey’in ağabeyi Esad Toptani Paşa

Tiranlı Gani Bey, hem ağabeyinin hem de yaverlerinden olduğu Sultan Abdülhamid’in nezdinde bir hayli forsa sahiptir. Kendi memleketinde dahi kabadayılığıyla bilindiği, hakkında yakılmış olan “Gani Beg Toptani” veya “Gani Begu” adlı türkünün içinde geçen Türkçe sözlerden anlaşılmaktadır. Bugün de bilinen bu türküde Gani Bey’in İstanbul’a “tebdil hava” amacıyla gittiği “fukaraya zekat” verdiği anlatılıyor. efe türkülerinde sıkça rastlanan “fukaraya yardım” motifi dikkat çekiyor.

Arnavutça “Gani Beg Toptani” yahut “Gani Begu” adlı türküde geçen Türkçe ifadelerin olduğu kısım:

O Gani Begu more (Ey Gani Beg!)
Gani Beg Toptojoni (Gani Beg Topani!)
Ndan zeqatin fukaras (Fukaraya zekatını ayırırdı!)
O Gani Begu more (Ey Gani Beg!)
Gani Beg Tirojona (Tiranlı Gani Beg!)
Ndan zeqatin fukaras (Fukaraya zekatını ayırırdı!)
O mos kujtoni djem (Ah hatırlamayın beni çocuklar)
Se jam tuj shku n’Stamboll e (İstanbul’a gidiyorum)
Ne Qerfoz tebdil o hava (Kerfoz’a tebdil-i hava için)

Gani Beg Toptani, tepeden tırnağa silahlı adamlarıyla birlikte

ADIM ATTIĞI YERDE BELA EKSİK OLMUYOR!

Sultan Abdülhamid, iki kardeşin nüfuzları ve siyasi açıdan tehdit oluşturmaları nedeniyle Arnavutluk’ta yan yana durup sorun çıkarmalarını istemiyor, bu yüzden birbirlerinden olabildiğince ayrı tutmaya çalışıyor. Arşive göre 1880’lerin sonuna doğru Yunanistan, bir ayaklanma için iki kardeşe teklifte bulunuyor. Bu iddianın kabulüne yahut suçlanmalarına dair bir durum yok ama sıkıntı teşkil ettiğinden muhtemelen Gani Bey sarayın gözünün önünden ayrılmasın diye Arnavut Tüfekçiler alayında görevlendiriliyor.

Gani Bey, şehre gelir gelmez ayağının tozuyla kabadayılık alemine girmesi ve belalı olaylara karışması bir oluyor. Nitekim yine arşivde kendisinin insanlardan zorla ağnam ve para aldığına dair şikayetler mevcut. Daha Arnavutluk taraflarındayken yine bölgenin nüfuzlu isimlerinden Matlı Zogolzade Halid Bey’le aralarında anlaşmazlık çıktığı, aralarının bulunması için dönemin İşkodra Valisine yazı gönderildiği de biliniyor. Yine ağabeyiyle kendisinin karıştığı Yanya taraflarında kaçırılan silahlarla ilgili bir mevzu, Şam’da sürgündeyken Petro adında bir otelciyle kavgası ve sürgünden firarı, 1897 Osmanlı-Yunan Harbi sırasında Epir ve Yanya taraflarında ahaliye sıkıntı çıkarması gibi bazı vakalarının belgesi mevcut. Şam dışında Harput’a da sürüldüğü biliniyor.

(Esad Paşa’nın silahlı adamları. 1913’te Fransız fotoğrafçı Auguste Leon tarafından çekilmiştir)

NATIK PAŞA’NIN BOŞADIĞI HANIMIYLA EVLENEN ADAMIN DİLİNİ KESTİ!

Şair Eşref, “Şah ve Padişah” ile “Deccal” adlı eserlerinde, Tiranlı Gani Bey’i, hasmı “Cavid Bey”i ve Gani Bey’in Natık Paşa’nın boşadığı hanımıyla evlenen bir adamın dilini kestiği vakayı şu sözlerle anlatmaktadır:

“Madam Nâtık boşandı bâ-îrade [sultanın emriyle demek istiyor], aldı bir dilsiz/O dilsizde gömüldü bir takım esrâr-ı hâkânî [sultana ait sırlar] …Gani Bey, Mabeyn tüfekçilerinden bir Arnavut beyi olup sadr-ı esbak (eski sadrazam) Halil Rıfat Paşazade Cavit Bey tarafından katlettirilmişti. Sonra da Galata Köprüsü’nde bir Arnavut tarafından Cavit Bey de öldürülmüştür. Müteveffa Gani Bey, daha evvel mirlivâ Natık Paşanın bâ-irade-i seniyye [padişah emriyle] boşadığı karıyı alan bir zavallının dilini kesmişti. Allah’a emanet, payitaht değil, bir salhanedir [mezbaha]. …Sadrazam Rıfat Paşa’nın oğlu Cavit’in Arnavud Hacı Mustafa tarafından Köprü’de öldürüldüğü ve cenazesi Köprü’deki mescide nakledildiği haberi, evrâk-ı havadis [gazeteler] vasıtasıyla mesmûum [öğrenilince] atideki [aşağıdaki] iki kıtayı söylemiştim: Nice âcizleri gafil bulup kendi tokatlarken [Cavit Bey’in kabadayılıklarından bahsediyor]/Yazık kurşunla merhûmun vefâtı pek garîb oldu/Müyesser olmamışken camiye girmek hayatında/Vefat ettikte Cavid’e bakın mescid nâsîb oldu. Kimseler hâme-i takdîre [yazılmış olana manasında] kalem uyduramaz/İşte bürhan-ı kavî (sağlam örnek) vak’a-i mîr Cavid/Mazhar-ı mağfiret olsun dilerim her ikisi [Allah affetsin anlamında]/Arnavud Mustafa gazi, öbürü oldu şehid. Bir adamı gafletten ikâz için “Arap ardında” sözü meşhurdur. Cavit meselesinde ben de o sözü, bir beyit ile şu şekle koymuştum: Olsun âmâde [hazır] yanında kefenin/Arnavud Mustafa ardında senin.”

Cavid Bey kim? Neden hasım oldular Gani Bey’le? Peki Arnavut Hacı Mustafa nereden çıktı? Bunların tafsilatını yazının devamında anlatacağım.

Hülasa kendisinin belalı tabiatını dönemin tanıklarından hareketle Refii Cevad Ulunay, “Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları” kitabında şu sözlerle anlatmaktadır:

(Esad Paşa’nın konağı, Arnavutluk Dıraç/Durres’teki Reth köyünde. Fotoğraf 1913’te Fransız fotoğrafçı Auguste Leon tarafından çekilmiş olup renklendirilmiştir. Bugün kalıntıları dahi kalmamıştır.)

“İSTANBUL’UN EN KANLI VAKALARINDA İSMİ GEÇEN GANİ BEY…”

“Bilhassa padişah, unsurlar arasında devamlı bir düşmanlığı hiç istemezdi. Bunlardan tahakküm ve zorbalığa kalkanları kendi kararıyla yok ettirirdi. Nitekim Arnavut Gani Bey vakası da böyle olmuştu. İsterse birini, evvela şımartır, onu rütbe, ihsan ile taltif eder, fakat halkın huzurunu kaçıracak hale gelince bir suretle yok edilmesi yönüne giderdi. Gani Bey vakası ayrıca anlatmaya değer.

Sultan İkinci Abdülhamid’in imparatorluk camiasını bir arada tutabilmek için kendine has bir siyaseti vardır. (Vilayetlerden) halk üzerinde nüfuzunu yürütebilecek durumda olan şahsiyetleri bir suretle İstanbul’a getirtir, onları huzuruna kabul eder, iltifatta bulunur, ihsan verir, cim karnına bir nokta olduğunu da bilse onu Devlet Şûrasına, Cemiyet- Rüsûmiyye âza tayin eder, maaş verir, fakat İstanbul’dan bilhassa gözünün önünden ayırmazdı. O devirde de İstanbul bırakılır, gidilir gibi değildi. Buraya gelenler, şehrin merkezinde konakları, Boğaziçinde yalıları, Göztepe’de, Erenköy’de köşkleri bulunca bir daha memleketlerine dönmeyi hatır ve hayallerine getirmezler, rahatlık içinde yaşarlardı. Bunların çoğu memuriyetlerine de gitmezler, ay başı kahyalarını gönderip maaşlarını almakla yetinirlerdi. Bu sayede bu gibi vilayetlerde istiklal, iltihak gibi emellerin önü alınmış olurdu.

…İstanbul’un en kanlı vakalarında ismi geçen Gani Bey Arnavutluğun tanınmış ailelerinden olan Toptanilerden ve biraderi Esad Paşa ile birlikte en nüfuzlu şahsiyetlerindendi. Padişah pek tabii olarak ikisini de İstanbul’a getirtti ve göz önünde bulundurdu. Memleketlerine gitmek arzusunu gösterirlerse hemen bir vazifeye tayin ediyor, bir rütbe, bir nişan veriyor, iltifat-ı şahanesine mazhar kılıyor, ne yapıp yapıp burada kalmalarını temin ediyordu.”

(İstanbul, Kızıltoprak’taki Esad Paşa Toptani Köşkü. Paşa’nın öldürülmesinden sonra eşi Fatma Şadiye Hanım, Türkiye’ye gelerek bir süre burada yaşamıştır.)

“GANİ BEY’İN ELİNDE TABANCA, OTUZ ÜÇLÜ BİR TESBİH İDİ…”

Toptanilerin ikisi de kanlı adamlardı. Padişahtan gördükleri iltifatı hazmedemiyorlar, İstanbul’un başına bela oluyorlardı. Fakat hükümdar onları uzun müddet memleketlerinden uzak tutmakla Arnavutluk’taki nüfuzlarını paslandırıyor ve artık yıprandıklarına kanaat getirince sürdükleri hayat icabı bir gün izale edilmelerini de tabii bir hadise gibi kabul ediyordu.

Toptanilerden Gani Bey de böyle oldu. Şımarıklığı son dereceye gelmiş, yaptığı cinayetlerle İstanbul’a dehşet vermişti. Gani Bey’in elinde tabanca, otuz üçlü bir tesbih idi. Onunla görüşenler, tanışanlar her an bu tabancanın kendilerine karşı patlamak ihtimalini bir dakika unutmuyorlardı.”

KUMAR VE HOVARDALIK YOLUNDA

İstanbul’da kumar ve hovardalık yolunda çiftlikleri ve maaşı yetmediğinden muhtelif kimselerden haraç alıyor, vermeyen olursa darp ederdi. St. Antuan Kilisesi’nin bulunduğu yer Konkordiya Tiyatrosu olmadan önce burada Hanaki adlı bir Rum’un işlettiği kumarhaneye sık sık kumar oynamaya geldiği, hem kumar oynadığı hem de oynatılan oyunların manosundan yani kazançtan hisse aldığı biliniyordu. Beyoğlu’nda metreslerine, dostlarına yedirmek için zenginlerden borç adı altında para alır, borcunu ödemesini isteyenler olursa karşılığını dayakla alırlardı!

Yine Refii Cevad anlatıyor: “O devirde bazı faili meçhul kalmış cinayetler de olurdu. Bunlarda gizli gizli isimler söylenir. Mesela damatlardan birinin metresi olduğu söylenen bir kadının, bütün apartman halkıyla fino köpeğine varıncaya kadar öldürülmesi açıkça Gani Bey’e yüklenirdi. Abdülhak Hamid, İstanbul için: ‘Bu halk söylemez, söylenir!’ der. Hakikaten öyledir de… Halk, söyleniyordu.”

Kabadayılık yolunda karşısına kim çıkmışsa tepelediği, bazı ölümlü vakalara karıştığı hatıratlarda ifade ediliyor. Nitekim onun Beyoğlu’nda fırtına gibi esmesini sağlayan ve şöhretini başlatan asıl vaka, Ulunay’ın üstü kapalı bahsettiği, döneminde hayli yankı uyandıran “Kamelya Cinayeti” olmuştur…

(Gani Bey’in gençlik yılları, geleneksel Arnavut kıyafetleriyle (soldaki fotoğrafta “fustanella” denilen erkekler tarafından giyilen geleneksel etek benzeri giysiyle görülüyor)

BEYOĞLU’NDA ANNESİ, UŞAĞI VE KÖPEĞİ İLE BİRLİKTE ÖLDÜRÜLMÜŞ OLARAK BULUNDU: KAMELYA CİNAYETİ!

Ebüssüreyya Sami’nin 1913-194 arasında yazdığı, dönem olarak 1890’larda geçen Osmanlı hafiyesi Amanvermez Avni’nin maceraları arasında geçen “Kamelya’nın Ölümü” adlı hikayede de işlendiği üzere, 1896’da Beyoğlu’nun namlı kadınlarından Kamelya, belgelere göre annesi Kalyopi ve uşağıyla birlikte öldürülmüştür.

Servet-i Fünun gazetesinin mayıs 1896 tarihli sayısında şu başlıkla bir kadının fotoğrafı yer alır: Maktule Kamelya… Mevzu arşiv belgelerine göre bir berberin üzerine kalarak aşk cinayeti şeklinde kayıtlara geçmiştir.

Tiranlı Gani Bey’in bu vakadaki rolünü Ergun Hiçyılmaz “İstanbul Geceleri ve Kantolar” isimli eserinde şu sözlerle aktarmaktadır:

“GANİ BEY’İN OLAYA EL KOYMASI…”

“Arnavutköylü Papaz Dimitros’un torunu Kamelya kestane renkli gözleriyle Nurettin Paşa’ya vurulduğunda 32 yaşındaydı, ama henüz ununu eleyip, eleğini duvara asmamıştı… Nurettin Paşa, Abdülhamid’in kızı Zekiye Sultan’la evlidir. Abdülhamid’in en az kızı Zekiye Sultan kadar sevdiği Nurettin Paşa ise, zaman zaman felekten gece çalar. Saraya duyurmadan yaptığı bu gecelik çapkınlıklar, kulağa gelse de gözardı edilir ve olay başka Nurettin’lere yüklenirdi. …Padişah damadının Zekiye Sulta gibi padişahın çok sevgili kızının üstüne bir ‘Beyoğlu Gülü’ koklaması öyle kolay örtbas edilecek türden bir muhabbet değildi. …Yıldız Başkâtibi Emin Bey eğer bu olayı Necdet Rüştü Efe’ye anlatmasaydı, geçmişin bu büyük aşkı ve buna bağlı olarak müthiş bir cinayet ortaya çıkmayacaktı: …Nurettin Paşa’nın ‘Beyoğlu Gülü’yle dillere destan aşkı, Hünkâr Yaveri Gani Bey’in olaya el koyması ve ‘paşa’nın sivil kıyafetle bu kadının evine girdiğini gördüm. Akşama kadar halvet oldular’ raporuyla bitmişti. Sultan Hamid’in ‘Yarın bir karar alırız’ demesine rağmen bazı kişiler yarını beklemeyecekti. 2 gün sonra gazeteler ‘Korkunç bir cinayet… Beyoğlu Gülü Kamelya’ya kıydılar’ başlığı altında duyurmuştu. Kamelya, annesi ve uşağı gece yarısı meçhul kişiler tarafından katledilmişti. Abdülhamid olay sonrası Gani Bey’in o gece sarayda olup olmadığını sormuş ve ‘hayır’ yanıtını alınca işin iç yüzünü keşfedercesine başını üzüntülü biçimde sallamıştı. Ama yapılacak bir şey yoktu…”

Kamelya Cinayeti, bir şekilde Gani Bey’in İstanbul sokaklarında nam salmaya başlayıp önünü açmıştır. Yükseklere dokunabilecek bir ilişki onun eliyle kaldırıldıktan sonra fırtına gibi esmeye başlamıştır. Böyle olunca da devrinin diğer madalyalı, paşalı kabadayılarından biriyle yolunun kesişmesi kaçınılmaz olmuştur.

DEVLETLU HOVARDA!

Arnavut Tüfekçiler taburunda yarbay (kaymakam) rütbesiyle görevli olan Gani Bey’in çattığı “devletlu hovarda” Sadrazam Halil Rifat Paşa’nın oğlu İbrahim Cavid Bey’dir. Baba oğul devlette nüfuz sahibi olmuş, makamlar almış kimselerdir. Cavid Bey 1885’te Mekteb-i Mülkiye’den 23 kişilik sınıfta on beşincilikle mezun olmuştur. Kendisinin ve adamlarının bazı resmi işlere karışması, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın “Son Sadrazamlar” isimli eserinde belirttiğine göre şikayet konusu olmuştur.

(Cavid Bey, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın “Son Sadrazamlar” adlı eserinden)

Sultan Abdülhamid döneminde İstanbul sokaklarında “sayılı fırtına” çok, babasının nüfuzuydu, basamakları hızlıca atlamasıydı derken bu durum Cavid Bey’i etkiliyor. O da oluyor bir fırtına esip gürlemeye başlıyor o dönemde kendince. Hovardalık yoluna sapıyor, alemde boy gösteriyor. Söylenenlere göre bir gün Sultan Abdülhamid, Halil Rifat Paşa’yı bir kenara çekip oğluyla ilgili uyarıyor. Nitekim “ummadık taş yarar baş” hesabı rüzgar gibi esen Cavid Bey nihayetinde Tiranlı Gani Bey’e tosluyor!

Gani Bey’le Cavid Bey’in çatışmasının sebebi meçhul. İki kabadayının çekişmesi misali yaklaşan da var, kadın meselesi olduğunu söyleyen de var. Gani Bey, Cavid Bey’le tersleşince Cavid Bey büyük belaya çattığını anlıyor ama geç fark ediyor. Gani Bey’in hem abisi Esad Paşa’dan ve ailesinden hem de kabadayılığından gelen bir gücü var, memleketinden gelme adamlarıyla pür silah geziyor. Cavid Bey’in çevresinde silahlı külahlı Arnavut fedailer dört dönmeye başlayınca evden çıkamaz oluyor. İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın “Son Sadrazamlar” isimli eserinde aktardığına göre padişaha ariza yazıp durumunu anlatıyor, Galata Köprüsü vapurlarının orada dahi dolaşan silahlılardan bahsediyor, Viyana’ya gönderilmesini istiyor. Padişah, güvendiği Halil Rıfat paşa’ya rağmen oğlundan hazzetmiyor muhtemelen gidişine müsaade etmiyor. Kan dökülmesi an meselesi. Halil Rifat Paşa kara kara ne yapacağını düşünüyor. Sonra bakıyor kan zaten dökülecek, “Evladımın değil Gani’nin kanı dökülsün” diye düşünerek meseleye bizzat el atıp çivi çiviyi söker hesabı Gani Bey’in başlıca hasımlarından birine, devrin “madalyalı kabadayı”larından bir başkasına başvuruyor: Bursalı Hafız Paşa’ya!

(Gani Bey’in ağabeyi Esad Paşa’nın üniformalı fotoğrafı)

GANİ BEY’İ VURAN HAFIZ PAŞA VAKAYI ANLATIYOR

Hafız Paşa’nın 1899’da Gani Bey’i öldürmesi meselesi bugüne kadar çözülebilmiş değilse de bazı ipuçları mevcuttur. Refii Cevad Ulunay, Gani Bey’i vuran Hafız Paşa ile konuşmasını olduğu gibi aktarıyorum:

“Bir gün İstanbul’da bir haber aksetti: ‘Gani Bey vurulmuş.’ Beklenen vaka, kamuoyunda heyecan uyandırmadı. Fakat herkes, Gani Bey’i Cavit Bey’in öldürttüğüne hükmetti. Gani Bey’i öldüren Hafız Paşa tutulmadı. Hadise bir kavga neticesi vuku bulmamıştı. İkisi de birbirleriyle dost görünüyorlar, sık sık buluşup görüşüyorlardı. Hafız Paşa, Gani Bey’i öldürdükten sonra Yunanistan’a kaçmış ve Meşrutiyetin ilanına kadar ortaya çıkmamıştır. Senelerden sonra İstanbul’a geldiği zaman kendisi ile bir akşam Anadolu birahanesinde görüştüm. Göğsüne kadar inen kır sakalı ile, kendi halinde sakin bir adamdı.

-‘Paşa’ dedim, ‘Size bir ricada bulunacağım.’

-‘Buyurun efendim.’

-‘Gani Bey’le aranızda geçen vaka hakkında birbirini tutmayan pek çok sözler işittik. İşin mahiyetini bilmiyoruz. Bana bütün tafsilatı ile anlatır mısınız?’

Hafız Paşa tebessüm etti. Gazeteci olduğumu bildiği için: ‘Anlatırım ama, gazeteye yazmayacağına bana söz ver.’

-‘Söz veriyorum yazmam.’

Aramızda bu mülakat olalı aşağı yukarı yarım asır oluyor. Bugün bunu yazmakla sözümde durmamış olmuyorum. Şimdi ne o devir kaldı, ne Gani Bey ne de Hafız Paşa…”

(Gani Bey’in üniformalı fotoğrafı)

“ZATEN ELİNDEN TABANCAYI BIRAKMAZDI Kİ…”

“-‘Evvela’ dedim, ‘Gani Bey’i bir yerden yahut bir zattan aldığınız emirle mi vurdunuz?

-‘Yok,’ dedi ‘Söze böyle başlamayalım.’

-‘Neden?’

-‘Çünkü o zaman hiçbir şey söylemem. İşin o tarafını karıştırma, ben daha bir müstantik (sorgu hakimi) karşısına çıkmış adam değilim, ben sana vaka nasıl oldu onu anlatacağım. Meselenin başka tarafların, başkalarından öğren, benden değil.

-‘Peki sizi dinliyorum.’

Hafız Paşa sakalını sıvazladı: -‘Biz, onunla çoğunluk buluşurduk, fakat nedense ikimiz de birbirimizden kuşkulanırdık. O tarihte (1899) ben böyle sakal göbekte, akıllı uslu bir adam değildim, biraz haşarı idim. Birbirimizle ne zaman buluşsak vurmadan, vuruşmadan, filan marka silahın sağlamlığından, falan tabancanın kullanışının kolay olduğundan bahsederdik. Zaten elinden tabancayı bırakmazdı ki… Böyle şaka niyetine birkaç kişiyi vurup öldürdüğü de vardı. Acayip bir adamdı… Vakit vakit onda bir adam öldürmek ihtiyacı hasıl olurdu, bunu herkes gibi ben de biliyordum. O gün birbirimize Taksim’de rastladık, gurbetten gelmiş gibi boynuma sarıldı, yanağımı öptü, nefesi rakı kokuyordu… Konuşa konuşa caddeden ilerledik, Ağa Camii’nin yanında Rumeli Hanı’nın altındaki muhallebicinin önüne geldik. (Rumeli Hanı’nın girişinde sol taraftaki dükkan) ‘Hafız” dedi, ‘Gel bir muhallebi yiyelim, Murtaza usta güzel muhallebi yapar.’ İstediğine ‘olmaz’ denilmezdi. Hemen kızar, parlardı. ‘Âlâ’, dedim. ‘Bakalım Murtaza ustanın muhallebisi nasılmış? Girdik. Muhallebiciye, ‘Tinya tinyata’ dedi. Muhallebici de selam verdi, masalardan birine oturduk, Murtaza ustaya Arnavutça bir şeyler söyledi. Biraz sonra muhallebiler geldi, o zaman Sadrazamın oğlu Cavid Bey’in lafını açtı, attı tuttu. Ben de ister istemez hak vererek dinledim. Derken ‘hop’ diye tabancayı çekti. ‘Onu bu tabancanın kurşunu ile vuracağım!’ diyordu. ‘Bre Hafız’ dedi ‘Sen tanırsın bu herifi!’ ‘Tanırım’ dedim. ‘Onu tanıyanların hepsi de onun gibi namussuzdur.’ İlahi Yarabbi… Cevap versem bir türlü, vermesem bir türlü… ‘Yok! dedim, ‘Böyle söyleme… Ben de onu tanırım ama namussuz değilim.’ Sustu. Çatır çatır dişlerini gıcırdatıyordu. Şu beladan nasıl kurtulsam diyordum. Tabanca, masanın üstünde duruyordu…”

(Rumeli Han)

“MORİ HAFIZ!”

“Dükkan boşalmıştı… Lafı değiştirmek için: ‘Murtaza usta! Sahiden güzel muhallebi yapıyor. Bakalım aşuresi de güzel mi? Birer de aşure yiyelim.’ dedim. Aşureler geldi. Ben bitirdim, o yarısına kadar yedi. Birden tabancayı aldı… ‘Bre Hafız!’ dedi, ‘Aç ağzını…’ ‘Neden?’ dedim. ‘Ağzına bir kurşun sıkayım. Bakalım birden ölecek misin?’ ‘Ganiciğim’ dedim, ‘Bana nasıl kıyarsın?’ ‘Kıyarım vallahi!’ dedi, ‘Doksan dokuzdu… Yüz olsun.’ Yine işi şakaya vurdum. ‘Beni öldürürsen sonra kiminle arkadaşlık edeceksin?’ Bırak elinden şu silahı!’ Yine, ‘Sen’ dedi, ‘O herifi yalnız tanımazsın, onun adamısın!’ ‘Ben kimsenin adamı değilim!’ ‘Bilirim, onun adamısın. Bakalım, seni vurayım, o bana ne yapacak?’ Ölüm, etrafımda dolaşıyordu. Tabancayı kâh kafama doğrultuyor, kah kalbime dayıyordu, beni öldürecekti, pisi pisine ölecektim. Elinde silah olmasa derhal ben de tabancayı çekecektim, fakat elimi belime atsam ateş edeceğini biliyordum. O sırada sol eli içinde aşurenin yarısı kalan kaseye dokundu, kase devrildi, eli aşureye bulaştı, tabancayı cebine koydu, elini yıkamak için kalktı, musluğa gitti. Bu fırsatı kaçırmamalıydım. Hemen tabancamı çektim, onu öldürmek lazımdı; yoksa o beni öldürecekti. Muhallebicinin iki çırağı da ortadan kaybolmuşlardı, yalnız Murtaza usta vardı. Vakit kaybetmeye gelmezdi. Silahı kafası ile sırtına doğrulttum. Aynadan gördü, döndü… ‘Mori Hafız!’ dedi. Tabanca patladı, ilk kurşun gırtlağından girdi, ikinci kurşunu da ta kalbine yerleştirdim. Olduğu yere yıkıldı. Muhallebiciye, ‘Kımıldama… Temizlerim ha!’ dedim: Dükkanın geçide açılan kapısına atıldım… Kaçtım.”

-‘Sonra?’

-‘Sonrası o kadar.’

-‘Paşa insaf et.!

-‘Ne gibi?’

-‘Nereye kaçtın? Nerede saklandın? Yunanistan’a nasıl gidebildin?’

-‘Bir cinayet olunca eğer yakalanmadan kaçabilirsen, biraz da aklı başında ise izini belli etmezsin. Ben Yunanistan’a bir Yunan gemisi ile kaçtım. Vapur değil, yelkenli gemi ile… Beni sintinede sakladılar.’

-‘Ondan evvel nerede saklandın?’

-‘Başımızı sokacak bir kovuk bulduk.’

CİNAYETİN PERDE ARKASI…

“Hafız Paşa’nın bana anlattığı vaka doğru muydu? Orasında hala şüphem var. Çünkü çok seneler sonra Gani Bey’i Mabeynci Ragıp Paşa’nın öldürttüğü hakkında bir rivayet çıkmıştı. Hafız Paşa, Mabeynci Ragıp Paşa’nın adamı idi. Cinayetin vukubulduğu muhallebici dükkanı, Ragıp Paşa’nın malı olan Rumeli Hanı’nın altında idi, Hafız Paşa pasaja çıktıktan sonra, evvelden hazırlanan bir yerde saklanabilirdi, acaba muhallebici de işe vakıf mıydı? Hafız Paşa’nın Gani Bey’i öldürdüğüne ve katilin Ragıp Paşa’nın adamı olduğuna göre, Sadrazamın oğlu Cavid Bey’in bu işte rolü ne olabilirdi? Hafız Paşa’ya Yunanistan’da kim baktı? Bu taraflar aydınlanmamıştır…”

Ulunay her ne kadar böyle yazsa da, İbnülemin Mahmut Kemal İnal “Son Sadrazamlar” isimli eserinde, eski sadrazamlardan Tevfik Paşa’dan aldığı bir malumatı aktarmaktadır. Buna göre Halil Rifat Paşa’nın arzıyla Hafız Paşa mirülümeralık payesiyle Şehremaneti âzalığına tayin olunmuştur. Padişah cinayetin ardından bu nokta dikkatini çekip de sadrazama sorduğu zaman da Ragıp Paşa’nın ricası üzerine bunu yaptığını söylemiştir. Gani Bey’in öldürülmesine ilişkin de “Yırtıcı kuşun ömrü az olur” demiştir.

SONRADAN PAŞA OLACAK FEHİM BEY’E Mİ YARADI?

Daha önce hayatını yine burada yazdığım Fehim Paşa’nın yükselişi ve Arnavut Tahir Paşa ile çatışması da bu cinayetle dolaylı olarak ilgilidir. “II. Abdülhamid’in Hafiye Teşkilatı” ve “Abdülhamid Döneminde İstihbarat” adlı çalışmaların yazarı Emre Gör, Fehim Paşa’yla ilgili yazdığı “II. Abdülhamid Döneminden Bir İstihbaratçı Profili: Serhafiye Fehim Paşa (1873-1908)” başlıklı makalesinde,
“Sadıkâne hizmetleri ile kısa sürede II. Abdülhamid’in en güvendiği birkaç adamından biri haline gelen Fehim Paşa, -takriben 1902 yılından sonra – sultanın gizli polisinin başına getirilir” demektedir, paşalığa yükseltildiği tarihtir bu.

Söz konusu tarih Tiranlı Gani Bey’in 1898’de vurulması göz önünde bulundurulduğunda tesadüfi değildir. Gani Bey’in meydandan çekilmesi, bir anlamda Fehim Paşa’ya yol açmıştır. Nitekim Arnavut Tahir Paşa ile Fehim Paşa arasındaki çatışmanın sebebi de bununla bağlantılı olmalıdır. Tahir Paşa’nın alayında vazifeli ve nüfuzlu bir Arnavut kabadayı olan Gani Bey’in bıraktığı boşluğu Fehim Paşa’nın doldurmasına Tahir Paşa iyi gözle bakmamış, nitekim Arnavutluk’ta eşkıyalıktan sabıkalı Matlı Mustafa’yı baş kabadayısı yapmıştır ki Matlı Mustafa ile Trabzonlu Arif Bey arasındaki meşhur kavga meydana gelmiştir. (Bu kavgayı da yukarıda bağlantısını paylaştığım yazımda anlatmıştım.)

ARNAVUT TÖRESİ BESA VE KAN DAVASI (GJAKMARRJA)

İstanbul sokaklarında Gani Bey’in öldürülmesi bir şekilde Cavid Bey’le alakalı sanıldığından, Beyoğlu’nda iki “madalyalı kabadayının” kapışması bir “kan davası”nın kıvılcımı olmuştur.

Arnavutluk taraflarında kan davası (gjakmarrja) mefhumu meşhurdur ve bugün bile ülkede kan davası problemi sürmektedir. İnsanları evlerinden çıkamaz hale getiren ve aile üyelerini tehdit eden bu âdetin, Arnavutluk’un kurucusu sayılan İskender Bey’in (Skander Beg, Gjergj Kastrioti) yanında Osmanlılara karşı savaşn Arnavut liderlerden Lek Dukagin’e atfedilen “Kanun”da yeri vardır. Ortaçağ’da Kuzey Arnavutluk dağlarındaki kabilelerin töre ve âdetlerini kapsayan Kanun’a “Leka Dukagin Kanunu” derler. 20. yüzyıla kadar yazıya geçirilmeyen, sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılan bu törelerde “besa” yani “söz” ile bağlantılı bir ahlah kodu söz konusudur.

Gani Bey’in öldürülmesi üzerine ağabeyi Esad Paşa kan davası gütmeye başlamış, Arnavutluk’tan bizzat görevlendirdiği İşkodralı Hacı Mustafa adlı fedaisini İstanbul’a göndermiştir. Bu tesadüfi bir seçim değildir. İşkodra dağlık Kuzey Arnavutluk bölgesinde Karadağ sınırında bir mıntıkadır. Burada 19. yüzyıla kadar sık sık Karadağ kabileleri çetelerle baskına gelip hayvan kaçırdıklarından, hatta hasımlarının kulak ve burunlarını kesip kadınlarına gerdanlık olarak götürdüklerinden hayli kanlı hatıraları vardır. Bu yüzden bölge ahalisi eşkıyalar misali gezmeye, pusu kurmaya veya fark etmeye aşinadır. Bu yüzden suikast amacıyla İşkodralı bir fedaiyi seçmiş olmalıdır Esad Paşa.

(Cavid Bey’in babası Sadrazam Halil Rifat Paşa, 1827-1901)

İşkodralı Hacı Mustafa, Sirkeci’de o dönem bulunan Edirne Oteli’nde kalarak iki ay boyunca o dönem 32-33 yaşlarında bulunan Cavid Bey’i takip eder, girip çıktığı yerleri, dolaştığı mıntıkaları gözetler, adım adım izler. Büyükada’da oturmakta olup genellikle Bab-ı Âli’de, Şura-yı devlet toplantılarına gidip gelmek için Galata Köprüsü’nden kalkan ada vapurlarından birine bindiğini fark edince harekete geçmeye karar verir.

(Abdullah Biraderler’in çektiği Galata Köprüsü fotoğrafı, 1899’dan önce)

Takvimler 7 Ekim 1899 Cumartesi gününü gösterdiğine Cavid Bey, Şura-yı Devlet’ten (Bâb-ı Âli) çıkarak Büyükada’ya gitmek üzere vapura bineceği esnada köprünün merdivenlerinde vurularak öldürülecektir.

VAKANIN İKİ ÜNLÜ GÖRGÜ TANIĞI

Köprü’deki vakanın iki ünlü şahidi vardır. Biri o esnada Galatasaray’da (Mekteb-i Sultani) o yıl eğitime başlamış olan, ünlü yazarlarımızdan Refik Halid Karay’dır.

Refik Halit Karay (1888-1965)

Diğeri ise yine tanınmış yazarlarımızdan olup, olay esnasında sünnetinden bir gün önce ailesiyle Eyüp Sultan Türbesi’ni ziyaretten dönerken bir şekerci dükkanı önünde Kadıköy vapurunu beklediklerini anlatan Sermet Muhtar Alus’tur.

Sermet Muhtar Alus (1887-1952)

Cavid Bey tam iskelenin merdivenlerinden inerken İşkodralı Mustafa karşısına çıkarak Karadağ tabancasını çekiyor. İki el silah sesi gümlüyor köprüde, insanlar kaçışıyor. İki kurşuna hedef olan Cavid Bey kaçmak isterken üçüncüyü sırtına yiyip yıkılıyor. Olayı gören yazarlarımız, Arnavut külahı giymiş olan Mustafa’yı tarif ediyorlar, başkaları da görüyor. Refik Halid: “Arnavut kıyafetli, yani poturlu, cepkenli, başı beyaz, yayvan keçe külahlı bir adam merdivene saldırmış, Karaköy tarafına koşuyor” satırlarıyla anlatır Hacı Mustafa’yı.

Karadağ Tabancası

İşkodralı Mustafa kaçamadan yakalanıyor. Sorgusunda Esad paşa’nın adını vermiyor. Kendisini normalde idam etmeleri gerekirken Arnavutluk’ta ortalık karışır diye hapis cezası veriyorlar. İşkodralı Mustafa müebbet cezası alacaktır ki sonradan 1908’de Meşrutiyet ilan edilince çıkan aftan yararlanıp çıkacaktır. Oğlunun acısına dayanamayan Halil Rifat Paşa günden güne süzülüyor, istifa etmek istiyor neticede 1901’de vefat ediyor. Tüm bunlara rağmen Gani Bey’in intikamı alınmış sayılmıyor. Çünkü Esad Paşa, kardeşinin ölümünden padişahı sorumlu tutuyor. Esad Paşa, kardeşinin ölümünü hep padişahtan bildiğinden belki de kendi siyasi ajandası için bir gerekçe teşkil ettiğinden hayatını hep bu istikamete göre çiziyor.

ESAD PAŞA TARAF DEĞİŞTİRİYOR!

Esad Toptani Paşa, kardeşinin ölümünü basit bir sokak kavgasından ve paşaların çekişmesinden öte Yıldız’dan (Yıldız Sarayı) bildiği için İttihatçıların tarafına geçer. Sultan Abdülhamid’in 1909 tarihinde tahtan hal’ edilmesi (indirilmesi) sırasında bir heyetle Yıldız Sarayı’na gidip padişahın tahttan indirildiğini kendisine tebliğ edenlerden biridir. Hatta hal’ kararı tebliğ edildikten sonra: “O benim kardeşimi (Gani Bey) öldürttü, ben de onun hal’ edildiğini söyledim, ödeştik.” demiştir.

27 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’in tahttan indirildiğini bildiren heyet: Bahriye Nazırı Arif Hikmet Paşa, Emmanuel Carasso (Karasu), Esad Paşa Toptani, Aram Efendi ve Albay Galip Bey (Pasiner)

(Esad Paşa sivil kıyafetiyle, 1913’te Fransız fotoğrafçı Auguste Leon tarafından çekilmiştir)

(Esad Toptani’nin imzası)

HAİN ESAD PAŞA

Esad Paşa, İkinci Meşrutiyet’te Dıraç (Durres) mebusu olarak Meclis’e girmiştir. Ancak ilerleyen süreçte bir kere daha taraf değiştirecektir.
1913’te Balkan Harbi sürerken İşkodra savunması sırasında adamlarını göndererek şehrin müdafii Hasan Rıza Paşa’yı şehit ettirmiş, şehri Sırp-Karadağ kuvvetlerine teslim etmiştir.

(Şehit Hasan Rıza Paşa, 1871-1913)

(Esad Paşa, İşkodra’yı Sırp-Karadağ kuvvetlerine teslim ederken, 1913)

Siyasi hırslarıyla krallığa, devlet başkanlığına soyunan Esad Paşa, siyasi hırsı ve belki de intikam arayışı bu sefer kendisini başka bir intikamın öznesi haline getirecektir. Beyoğlu’nda patlak veren bir kabadayılık vakası, ülke sınırlarının değişimine yol açan bir siyasi krizin tetikleyicisi olmuştur.

Dıraç’ta “Merkezi Arnavutluk Cumhuriyeti”ni kurar Sırpların desteğiyle. Tüm Arnavutluk topraklarına hakim olmayı hedeflemektedir. Hayli karışık olaylar neticesinde Avrupa’nın oldu bittiyle bir Alman prensini kral olarak seçmesiyle bu emeline nail olamaz. Bir şekilde bu amacından vazgeçirilerek bakanlığa razı edilir. Politik bir komploya adı karışır, ipe götürülecekken İtalyanların bastırmasıyla idamdan kurtulur. Önce Roma’ya sonra Paris’e geçerek Sırp Krallığı’yla (1918’den sonra önce Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı, sonradan Yugoslavya Krallığı adını alacaktır) yakın temaslar kurmaya başlar.

(Harb-i Umumi’de [1. Dünya Savaşı] Esad Paşa Toptani, Selanik’te bulunan Fransa ordularını ziyaret ediyor. Fransız politikacılarla görüşen Esad Toptani, “Sürgündeki Arnavutluk Hükumet Başkanı” olarak kabul edildi.)

(1913-1914 arasında varlığını sürdüren, Esad Paşa’nın kurduğu Merkezi Arnavutluk Cumhuriyeti’nin bayrağı)

Tüm bunlar olurken o sırada Kosova ve İşkodra’daki işgalci Sırp güçleriyle çarpışan “kaçak” denilen Arnavut komitacılarının hedefine oturur. Avlonyalı İsmail Kemal Bey’in kurucusu olduğu Arnavutluk Geçici Hükumeti ile ters düşmüş, işgalci Sırplarla yakın temasından ötürü kendi hemşehrileri kan gütmeye başlamıştır.

1919’da Arnavutluk’a geri dönüşü engellenen Esad Toptani, Paris’te yaşamını sürdürürken, peşine Arnavut komitacılarından biri takılmıştır. Sonradan Arnavut siyasetinde aktif olarak yer alacak olan bu kişi, Avni Rüstemi adında bir öğrencidir. Rüstemi, Arnavut aşiretlerinin ve bölge temsilcilerinin kurduğu, Arnavutluk’taki “Luşnce (Lushnje) Kongresi”nin destekçilerindendir. Mustafa L. Bilge’nin DİA’da yazdığı “Arnavutluk” maddesinde açıklandığı üzere; parçalanmış Arnavutluk’taki Arnavutluk liderleri 21 Ocak 1920’de Lushnje şehrinde topladıkları bu kongre ile Arnavutluk’un bağımsızlığını talep etmiştir ki Tiran’da milli bir hükumet kurulmuş ve hükumet taraftarı çeteler İtalyanlar’ı 24 Aralık 1914’ten beri işgal altında tuttukları Avlonya’dan çıkarmışlardır. İtalya, 3 Ağustos 1920’de imzalanan Tiran Antlaşması ile Arnavutluk’un bağımsızlığını kabul etmiştir.

Luşnce Kongresi’nin görevlendirdiği Arnavut öğrenci Rüstemi, Esad Toptani’yi ortadan kaldırmayı kafaya koymuştur. Nitekim 13 Haziran 1920’de Paris’te Hotel Continental önünde bir silah patlar. Esad Toptani vurulmuştur. Cenazesi Paris’te Sırp askeri merasimiyle Sırp Askeri Mezarlığı’na gömülür.

(Arnavutluk Hükumeti Başkanı Essad Paşa dün Paris’te öldürüldü”Dönemin Fransız gazetelerinden Excelsior’un 14 Haziran 1920 tarihli nüshası, Esad Paşa’nın vurulmasını ve vuran Rüstemi’yi manşete taşımış. Avni Rüstemi’nin suikastin ardından darp edildiği görülüyor)

(Esad Paşa’yı vuran, Arnavutluk siyasetinde aktif bir rol oynayacak olan Avni Rüstemi)

(Esad Paşa’nın mezarı, Thiais Paris mezarlığı, Fransa)

BİR KAN DAVASI DAHA!

İntikam bir kere daha intikamı doğuracaktır. Toptani’yi vuran Rüstemi sonradan öğretmen olmuş ama siyasi kariyerini de sürdürmüş, önce devlet başkanı, ardından Arnavutluk Kralı olacak Ahmet Zogu’yla siyaseten ters düşmüştür. Zogu, eski Toptani taraftarlarından olan bir adamının sırtını sıvazlayarak, intikam ateşiyle Rüstemi’yi ortadan kaldırmakla görevlendirmiştir. Nitekim 20 Nisan 1924’te Riran’da Dıraç yolunda Zogu’nun adamı Arnavut komitacı, değirmencilik yapan Jusuf Reçi, Rüstemi’yi vurup öldürür.

(Avni Rüstemi’nin büstü, Tiran/Arnavutluk)

(Ahmed Zogu, 1895-1961)

Rüstemi’nin ölümüyle Arnavutluk’ta ortalık karışır silahlar patlar. İbriktepe, İpsala doğumlu olan Arnavut Ortodoks lider Fan Noli’nin destekçileri, Avni Rüstemi’nin öldürülmesinden Zogu’yu ve orta Arnavutluk’taki dağlık Mat bölgesindeki kabileleri sorumlu tutar. Haziran 1924’te köylülerin desteklediği muazzam bir halk ayaklanmasıyla Tiran ele geçirilir. “Haziran Devrimi”, Noli’nin başbakan olması ve Zogu’nun Yugoslavya Krallığı’na kaçışı ile sonuçlanır ama uzun uzadıya girmeyelim netice vermez. Nitekim zogu 1924-28 arasında önce devlet başkanı, 28-39 arasında da Arnavutluk kralı olacaktır.

(Fan Noli, 1882-1965)

“Gani Beg Toptani” veya “Gani Begu” adıyla anılan Tiranlı Gani Bey ağıdı, halen Arnavutluk’ta bilinen ve farklı sanatçılarca yorumlanan eserlerdendir. Ancak Esad Toptani, Sırplarla işbirliğine gittiği için onun kadar makbul değildir, pek iyi anılmamaktadır.

SIRP BAKANDAN, ESAD PAŞA’NIN MEZARINDA ANMA TÖRENİ

Esad Toptani, birkaç yıl önce 2014’te dönemin Sırp Çalışma Bakanı Aleksandar Vulin’in mezarlık ziyaretiyle gündeme gelmişti. Bakan Vulin, Sırbistan’a yaptığı katkılarından ötürü Esad Paşa’nın mezarını ziyaret ederek burada anma töreni gerçekleştirmiş, yine bu yıl Esad Paşa, Sırbistan’da anılmıştı.

Beyoğlu’ndan Paris’e uzanan bu kabadayılık vakası, sınırları ve politikaları alt-üst etmesiyle bu şekilde tarihe geçti.