Tarayıcınız güncel değil

Site Javascript ve Cookies desteği gerektiriyor

Siteden en iyi şekilde yararlanmak için aşağıdaki tarayıcılardan birini indirip kurun:

MENÜ
Follow us
29 Eylül 2021 - 05:30
#
27 Mart 2021, 22:28

Kabadayı Sarraf Niyazi, nasıl "Adalar Serkomiseri" oldu?

Mehmet Berk Yaltırıkmbyaltirik@qha.com.tr

Eski İstanbul sokaklarının, bilhassa Sultan İkinci Abdülhamid (1876-1909) ünlü isimlerini; Fehim Paşa’yı (“Hem Serhafiye, Hem ‘Sayılı Fırtına: Fehim Paşa”), Tiranlı Gani Bey’i (“Kabadayılık Vakası Politik Gerilime Dönüştü: Tiranlı Gani Bey”), Arap Abullah Paşa’yı (“Arap Abdullah Kabadayı İken Nasıl Paşa Oldu?”), Arnavut Tahir Paşa’yı (“Kapısında Kabadayılar Eksik Olmadı: Arnavut Tahir Paşa”) anlattık. Şimdi de eski İstanbul’un ünlü kabadayıları “Onikiler”in son çehrelerinden birini, Adalar Serkomiserliğine kadar yükselen Sarraf Niyazi Bey’in hikayesini aktarıyoruz.

1900’lerin başındaki İstanbul’da, bekçi babaların sopalarının kaldırımlarda çınlayan sesleri, bozacıların, meydancıların, bilumum seyyar satıcıların avazları kadar kabadayıların naraları da günlük yaşamın bir parçasıydı, sosyal realiteydi. Bir yönüyle asayişi zedeleseler de çoğu zaman asayişi temin konusunda, mahallelerine, semtlerine daha hakim oldukları için kendilerine başvurulmuştur. Ta Yeniçeriler döneminden itibaren İstanbul folklorunun, yaşayışının bir parçası olarak görülmüşlerdir.

1908 öncesinde, kabadayıların uğrağı olan Onikiler Kahvehanesinden hareketle genelde “Onikiler” olarak ifade edilen (sayıdan çok bir lakaptır) Aksaray kabadayılarından olan Sarraf Niyazi’nin polislik macerası nasıl başladı, neler yaşadı?

Sarraf Niyazi (1920’lerin başından bir fotoğrafı, Cengiz Kahraman koleksiyonundan)

FOTOĞRAFI OLAN AZ SAYIDA KABADAYIDAN BİRİ

Sarraf Niyazi, az sayıda fotoğrafı olan kabadayılardandır. Genelde asker vs. olmadıkça çoğu kabadayının resmi belki kişisel arşivlere bir şekilde girebilmişse günümüze dek ulaşabilmiştir. Bir de Zaptiye Nezareti ve Emniyet’in Osmanlı dönemindeki arşivlerinde sicil kayıtları arasında varsa vardır.

Niyazi hakkında detaylı bilgiye Refii Cevad Ulunay’ın (1890-1968) “Sayılı Fırtınalar: Eski İstanbul Kabadayıları” adlı eserinde ve arşiv belgelerindeki izlerine de Noemi-Levy-Aksu’nun “Osmanlı İstanbul’unda Asayiş 1879-1909” adlı araştırmasında rastlamaktayız. Bunun dışında Sermet Muhtar Alus’un (1887-1952) 1935 yılında Cumhuriyet’te tefrika edilen, İstanbul kabadayılarını ve sokak yaşantısını anlattığı “Onikiler” adlı romanın bir kısmında da, Arap Abdullah’ın başını çektiği kabadayılar arasında adı geçer, görünür. 1974’te Remzi Jöntürk’ün çektiği “Sayılı Kabadayılar” filminde Fikret Hakan tarafından canlandırılır.

Son “Onikiler”den, Eyüplü Kavanoz Mehmet (solda, 1950’lerde ihtiyarlığında)

SARRAF NİYAZİ KABADAYILAR ARASINDA

Ailesi Mora muhacirlerinden, kendisi de iki metreye yakın heybetli cüssesi ancak daima güleryüzlü olarak tasvir edilen Niyazi, gençliğinde bir dönem Beyazıt ile Laleli arasındaki Koska’da sarraflık yaptığından lakabı böyle kalmış. Buradaki sarraf, kuyumcudan ziyade mesleği, altın ve gümüş para vb. alıp satmak olan, değerli kâğıt ticareti yapan kimse demektir. Sarraflar faizle borç da verirler, ancak tefeciler gibi gayrimeşru bir unsur olmaktan ziyade Osmanlı finans piyasasının unsurlarındandır.

Ancak Sarraf Niyazi bu meslekte pek dikiş tutturamamış. Verdiği borçları geri alamamış, istemeye kalktığında da kimsenin durumu olmadığını görünce alacaklarını hep ertelemiş. Hatıratlarda bahsedilene göre evinde bir torbada duran borç kağıtlarına bakıp bakıp küfreder, sinirlenir sonra geri torbaya koyup kaldırırmış. Mahkemeyle borç tahsiline gittiğinde, gittiği evdeki insanların içler acısı halini görünce borcunu almak bir tarafa dursun para verip geri çıkarmış, sermayesini merhametten batırmış.

(1909 öncesinden yani Zaptiye döneminden, Aksaray Pertevniyal Valide Sultan Camii Karakolhanesi, Yıldız Fotoğraf Koleksiyonu, İstanbul Üniversitesi)

Niyazi Bey daha çok efendi takımından, okumuş kabadayılardan olduğu için dükkanların camını çerçevesini indirme tehdidiyle zorla haraç kesen külhanilerden, kumarhanelerden mano alan kaldırım kurtlarından farklı yapıda. O yüzden sarraflık işinde tutunamamış.

Babası itibarlı bir sarraf olduğundan oğlu Niyazi’yi okutmuş, Niyazi Bey son sınıfa kadar Tıbbiye’de okumuş, sonra ayrılıp kaleme geçmiş. Ancak memurluğu da sarraflığı da sürdürememiş. Beri yandan tüm bu hayhuy arasında hem horoz dövüşü merakı olduğundan hem de gerek iyi nişancı olması ve hasmını deviren tokatlarıyla İstanbul’da namı bilinen biri olduğundan kabadayılık “âlem”inde de isim sahibi olmuş. Fakat bir yandan tarih okumaya çok meraklı olduğu, evinde çok sayıda tarih kitabının bulunduğu, güzel bağlama çaldığı ve sazlarını da kendisinin yaptığı, hat levhaları yazdığı da aktarılmaktadır ki karşımıza gerçekten de okur-yazar hatta hüner sahibi bir kabadayı profili çıkmaktadır. Vakaları kendisine sorulduğundan üstelemeyip geçtiğinden çoğu zaman başkalarının anlattıklarından nakledilmiştir. Yine en yakın arkadaşı Acem Şevki de, Ulunay’ın “Sayılı Fırtınalar”ında bir başka efendi kabadayı profili arz etmektedir ki, Vefa İdadisi’nde (Vefa Lisesi) başmubassır (baş gözetmen) olan bu gözlüklü, şemsiyeli İstanbul efendisi gibi görünse de kavga çıktığında vurduğu yeri kıran yumruklarıyla tanınmıştır.

Sarraf Niyazi’nin pek çok kabadayı ile ahbaplığı yahut kaldırım kurdu ile yaka paçaya gelmişliği bilinmektedir. Tahminen 1910’ların sonu 1920’lerin başında İstinye’de Cevat Bey diye Dahiliye (İçişleri) Kaleminden bir kimsenin yalısına gelip gidiyor. Yalıya sık sık kabadayılar misafirliğe gelip gidiyor. Cevat Bey kabadayılarla oturup onların vakalarını dinlemeyi sevdiğinden, o dönem yalısı bütün kabadayılık havadisinin anlatıldığı yerlerdenmiş. Niyazi Bey de ahbaplarından. Arkadaşı Acem Şevki ve Cevat Bey’le buluşup, Cevat Bey’în yalısının yolunu tutuyorlar. Atlıyorlar Şirket-i Hayriye vapurlarından birine, vakit geçsin diye tavla istiyorlar. Vapurun üst katında, merdivenin yakınında Acem Şevki ile karşıklıklı oturup başlıyorlar zar sallamaya.

(Dönemin Şirket-i Hayriye vapurlarından birisi)

O esnada merdivenlerden hızla birinin çıktığını görür Cevat Bey. O dönemin vurucu kırıcı takımından Kara Yani’dir merdivenlerdeki. Olur olmaz yerde hır gür çıkaran biri olduğundan Cevat Bey ister istemez “Eyvah!” çeker, Sarraf Niyazi aldırmadan oyununa devam eder. Kara Yani geçecekmiş gibi yapıp tavlayı yere düşürüyor. “Çüş!” diyor Niyazi, “Bari bir pardonaki, mardonaki deseydin de çüş demeseydik!” Kara Yani, “Gazino mu burası vre?” diye karşılık veriyor. Birden ayağa fırlıyor Sarraf Niyazi. Cevat Bey ile Acem Şevki de yerlerinde kıpırtısız. Kara Yani’nin suratında patlıyor sille, merdivenlerden aşağıya uçuyor, bakmaya gerek bile duymuyorlar. Hatta Niyazi Bey tokat atarken zarları da öbür elinde tutmuş, pulları yeniden dizip oyuna devam ediyorlar. Bu sefer oynarken Yani’ye nasıl vursa denize uçardı, neden merdivenlerin dibine yığıldı onun hesabını yapıyorlar aralarında. Hiç niza çıkmamışçasına eğlencelerine devam ediyorlar.

Peki, Sarraf Niyazi nasıl “Adalar Serkomiseri” olmuştur?

Niyazi Bey’in İstanbul Polis Müdüriyeti tarafından Adalar Serkomiseri olarak tayin edildiğine dair belge, B. Osmanlı Arşivleri, 29 Kânunusani 1324 (11 Şubat 1909)

SARRAF NİYAZİ’NİN POLİSLİĞİ VE BÜYÜKADA’DA RUM KABADAYILARINI SİNDİRMESİ

Sultan Abdülhamid döneminde tabiri caizse “altın çağ”larını yaşayan kabadayıların, onun yükseltip saraya aldığı isimler sebebiyle ve Sultan’a yakın sayılmaları nedeniyle gerek asayiş bozukluğunun gerekse Abdülhamit’in tahttan indirilmesinden sonra kurulacak sistemin önünde problem olarak değerlendirildiğini önceki yazılarımızda söylemiştik.

Nitekim Rumeli vilayetinde Men-i Şekavet Kanunu ile eşkıyalığa ve komitacılığa karşı, Aydın Vilayeti Men-i Şekavet Kanununi ile zeybeklere ve efelere karşı mücadele başlatan İttihat ve Terakki, şehirlerin ve bilhassa İstanbul’un güvenliğine yönelik de adımlar atmıştır. 1879’dan beri faaliyet gösteren Zaptiye Nezareti kapatılarak 1909’da yerine Emniyet Umumiye Müdürlüğü ve  İstanbul Vilayetine bağlı bir polis müdüriyeti kurulmuştur. Geceleri mahallede dolaşan yaşı geçkin “bekçi babalar” yerine polise yardımcı olarak şekilde düzenlenen bekçi teşkilatı silah taşımaya da bu dönem başlamıştır.

Kabadayılara da “devletlu kabadayıların” ve kapısındakilerin tasfiyesinden sonra önce 1909’da çıkan 22 maddelik “Serseri ve Mazannei Sui Eşhas Hakkında Kanun” ile yani “Serseri Nizamnamesi” ile darbe vurulur. Burada sokakta huzur bozabilecek külhaniden dilenciye hayli geniş bir serseri tanımlaması yapılarak bunların ciddi şekilde cezalandırılmaları sağlamıştır.

(1909 tarihli “Serseri Nizamnamesi”, Marmara Üniversitesi İlh. Kütüphanesi’nden)

Sarraf Niyazi, Onikiler arasındaki kabadayılardan olsa da gerek suçla pek iştigal etmemesi ve “âlem”i tanıması, gerekse asayişin temininde polis teşkilatına yönelik atılan adımlar çerçevesinde Adalar serkomiseri yani başkomiseri olarak bölgede görevlendirilmiş olmalıdır. Prens Adaları, İstanbul Adaları ve Kızıl Adalar adlarıyla da anılan; Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada ve Sedefadası mıntıkalarını kapsayan bu bölgede, bilhassa Büyükada tarafında görevlendirilmesi Rum kabadayılarının başını çektiği asayiş problemleriyle alakalıdır. Nitekim Ulunay da, dönemin Polis Müdürü Giritli Kemal Bey’in isteği üzerine Niyazi’nin bu vazifeyi kabul ederek göreve başladığı ifade edilmektedir.

Büyükada’daki Rum ahalinin de sıkıntılar yaşadığı Rum kabadayılar meselesi üzerine bölgeye gönderilen Sarraf Niyazi, pek tabii ki bu meseleyi kendi usulünce çözmeye başlar. Öyle ki gönderilmeden önce aleyhinde bir şikayet olursa kulak asmayıp kendisinin harekatında serbest bırakılmasını ister. Büyükada’ya geli gelmez karakoldaki polisleri, bekçileri topluyor etrafına. “Arkadaşlar burası ada. Suçlu elimizden kaçamaz. Tembellik, ihmalkarlık istemem. Aksi halde elimden kurtulamazsınız buna göre çalışın” diyor.

Büyükada’ya gelişinin akşamında devriyeye çıkıyor tek başına. Birkaç vukuatı -içip taşkınlık çıkaranlar, kavga edenler vs.- kendi usülünce hallediyor resmi işleme koymaksızın. Adayı dolaşırken ahaliden bilgi topluyor, mıntıkayı tanıyor. Adada hangi şerirler, kabadayılar var? Kimler sorun çıkartıyor, ahaliye rahatsızlık veriyor bunların isimlerini tek tek öğreniyor. Akabinde ilk vukuatlarında tepelerine binmek üzere bekliyor. Adanın gazinolarında, meyhanelerinde bir vukuatın patlak vereceğini tahmin ediyor.

Bir gün karakola, Büyükada’daki kabadayıların en şeriri olan Pandeli’nin gazinolardan birinde rezalet çıkardığı, arkadaşlarıyla taşkınlık yaptığı ihbarı geliyor. Niyazi Bey, polislerden birine gidip Pandeli’yi tutup getirmesini emrediyor. Polis yutkunuyor. “Kendisi gelmez” diyor. “Komiser çağırıyor de” karşılığını veriyor Niyazi Bey. “Yine gelmez.” diyen polise tekrar: “Sen git söyle.” diyor. Memur, “Belaya çatarız komiser bey” deyince Niyazi öfkeleniyor: “Beladan korkuyorsan bu meslekte işin ne?” Polis gidiyor, yarım saat sonra geliyor. Pandeli’yi çağırdığını ancak gelmediğini, kendisini de gazinodan kovduğunu söylüyor.

Niyazi Bey ayağa kalkınca polisler “Biz de gelelim mi?” diye soruyorlar. Sarraf Niyazi: “Yalnız gideceğim” diyerek vukuatın çıktığı gazinoya yollanıyor. Gazinocu ayakta karşılıyor Niyazi Bey’i. Soruyor, “Burada rezalet çıkaran biri varmış. Karakola çağırttım gelmemiş, kimdir bu Pandeli?” diyor. Gazinocu köşe başında genişçe bir masanın başında, büyük, denize nazır renkli bir camekânın önünde oturan Pandeli ile diğer Rum külhanbeylerini işaret ediyor.

(1900’lerin başlarında Büyükada)

Adamların başına dikilen Niyazi Bey, camekânın önündeki Pandeli’ye: “Pandeli sen misin? Karakola davet ettim neden gelmedin?” diye soruyor. Pandeli, “Ben istemedikçe gelmem vre!” cevabını verince Niyazi Bey evvela masaya bir tekme vurup deviriyor. Ardından Pandeli’yi yakasından tutup camekândan dışarıya fırlatıyor, cam çerçeve aşağıya iniyor, Rum kabadayı denize düşüyor. Niyazi Bey diğer külhanilere dönüp “Arkadaşınızı kurtarsanıza onu da ben mi yapayım?” diyerek Pandeli’yi tek eliyle ensesinden tutup denizden çıkarıyor. Önüne katıp karakola götürüyor. Pandeli evine gidip kurulanmak istediğini söyleyince: “Karakolda kuruturum ben seni diyor.” Pandeli ürkünce de ekliyor: “Merak etme. Ben karakoldaadam dövmem. Oraya giren kanunun himayesidendir. Ben dövecek olursam dışarıda sokakta döverim. Yalnız sen emre itaat etmediğin için seni bu halde bir kere karakola götüreceğim!”

Polisler şaşırıyor Pandeli’yi sırılsıklam karakolda görünce. Niyazi Bey diyor: “Bu delikanlı akşam biraz kaçırmış, şimdi sükunet buldu.” Pandeli’nin üşüdüğünü görünce de: “Dağ gibi adam üşür mü hem gençsin. Şu yaşımda ben Adadan denize girsem Maltepe’ye dek yüzerim elbisemle. Sen de beraber gelir misin?” diye meydan okuyor. Pandeli cesaret edemiyor. Niyazi Bey masadan bir ayva çubuğu alıp, ucunu sivriltip odanın bir ucundan kapıya fırlatıyor. Saplanıveriyor ayva çubuğu kapıya, iki parmak kadar. Bir anlamda göz dağı veriyor bilek gücü hakkında. Sonra diyor ki: “Oğlum Pandeli. İstersen gazinoyu kapat, sabaha kadar iç eğlen ama edep dairesinde. Başkalarını rahatsız etmeyeceksin. Kaldırım kabadayılığı istemem. Adada halk bir kuvvet tanımalı: Polis. Pandeli, Yorgo, Koço, Moço istemem. Halkı rahatsız ettiğinizi görürsem sizi halkın içinde döver, fiyakanızı bozarım. İsterseniz aranızda konuşun. Beni bir yerde öldürmek isterseniz ben her akşam Nizam’da, Maden’de, Yorgolu’da, Dil’de yapayalnız dolaşıyorum. Bir yerde sıkıştırabilirsiniz, çokluk tabanca kullanmam. Attıktan sonra temizlemeye üşeniyorum, katalaves?” Ardından Pandeli ile el sıkışıp evine yolluyor.

Adada huzur dönemi başlıyor. Tenhada biri tabanca atsa bile Niyazi Bey o kişiyi kovalayıp yakalıyor. Adaya bir hırsız, dolandırıcı geldiğini öğrendiğinde (bilen memurlar aracılığıyla) o şahsı karakola çağırıp “Sana burada ekmek çıkmaz” diyerek İstanbul’a geri gönderiyor. Büyükada’da herkes kapısı açık yatmaya başlıyor. Rum aileler Niyazi Bey’den çocuklarını himaye etmesini istiyorlar. Sokakta bir genci görünce: “Niko hala sokakta mısın? Baban evde seni bekliyor, çekerim kulaklarını” diyerek evine gönderiyor.

Polis Müdürü Giritli Kemal Bey başka bir yerin mutasarraflığına atanınca adaya yeni bir polis müfettişi geliyor. Müffettiş ona “Siz burada asayişi sağlamışsınız ama bu gayrı kanunidir, şart şurt dinlemem.” diyor. Niyazi Bey bu işi maişet kaygısıyla kabul etmediğini söyleyerek müfettişle münakaşa ediyor. Tartışmalarının sonunda bir sille müfettişin suratında patlıyor. Akabinde masasının başına geçip çağırıyor polisleri, bekçilerin yanına, istifa edeceğini söylüyor. Polisler istifa etmesi halinde kendilerinin de istifa edeceğini söyleseler de kararından vazgeçiremiyorlar. Hepsiyle helalleşerek Büyükada’dan ayrılıyor. Ulunay’ın aktardığına göre yeni polis müdürü Niyazi’yi dairesine çağırtıp “Müfettişle barıştırayım vazifenize dönün” dese de istifasını geri almıyor.

Ancak Osmanlı arşivlerine baktığımızda bu istifanın meslekten ziyade Adalar serkomiserliği görevinden olduğu anlaşılıyor. Nitekim Niyazi Bey’in 17 Kânunuevvel 1326 (30 Aralık 1910) tarihli bir vesikaya göre önce Trabzon’da yine serkomiser olarak görevlendirildiği, daha sonra Adana Vilayeti Polis Müdüriyeti’ne tayin edildiği görülüyor.

Ulunay’ın aktardığına göre Niyazi Bey’in bilinen son serüveni Mütareke senelerinde yani İstanbul’un işgal yıllarında yaşanan, on Fransız askerini sille tokat denize dökmesidir.

(İstanbul’un İtilaf güçlerince işgal edilmesi, 1918-1923)

İŞGAL YILLARINDA SARRAF NİYAZİ: ON FRANSIZ ASKERİ NASIL DENİZE DÖKTÜ?

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nı (Harb-i Umumi, Cihan Harbi) kaybetmesinin ardından İstanbul, İtilaf kuvvetlerinin 4 yıl 10 ay 23 gün boyunca işgali altında kaldı.

Önce 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes (Mütareke) Antlaşması ile 13 Kasım 1918’de İtilaf kuvvetlerinin gemilerinin Haydarpaşa önlerine demirleyip, İstanbul’a girmesiyle başlayan işgal, 16 Mart 1920’de Meclis-i Mebusan’ın Misak-ı Milli’yi kabul etmesiyle resmi işgale dönüştü.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde verilen kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşmasından ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması’ndan sonra, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’u terk etmeye başlayana dek İstanbul; Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Yunan birliklerince işgal altında tutuldu.

O yıllarda Anadolu’ya silah, cephane ve subayların gizlice kaçırılmasından istihbarat işlerine kadar Milli Mücadele taraftarı kabadayıların bahsi hatıratlarda geçmektedir. Bununla birlikte söz konusu dönemde işgalcilere karşı yeri geldiğinde kendi usulleriyle karşılık verenler de olmuştur.

İstanbul’un işgal altında olduğu, ahali sokağa çıkmaya korktuğu o dehşetli günlerde, Niyazi Bey İstanbul’a pek inmemekte, sadece arada ahbabı Acem Şevki ile İstinye’de Cevat Bey’in yalısına uğrayarak münzevi gibi kendi halinde yaşamaktadır. O günlerden birinde, İstinye’de bir salaş meyhaneye gidiyor, Apostol’un Yeri’ne. Deniz kenarında demleniyor hafiten sakin sakin. O esnada on Fransız bahriyeli (denizci), kendi aralarında eğlene güle meyhaneye geliyor. Masalardan birine oturuyorlar. Bir yandan içerken bir yandan şakalaşıyorlar kendi aralarında. Bir tanesi serpuşunu Niyazi Bey’in olduğu yere fırlatıyor. Niyazi Bey ses çıkarmıyor, serpuşu alıp kenara koyuyor. Bu şakalaşmaları ve kendisine serpuş fırlatılması üçüncü kez tekrarlanınca, üstelik bu sefer rakısı devrilince Apostol’u çağırıyor. Konuştukları esnada bu sefer yüzüne bir serpuş çarpınca masaya atılmış olan serpuşların hepsini denize atıyor. Ardından kalkıp ilk serpuşu fırlatan Fransız bahriyeliyi bir tokatla denize yolluyor. Diğerleri hücum edince kâh silleyle, kâh bel kayışlarından tutup kaldırarak, kâh üzerine fılatılan iskemleyi elma gibi havada kapıp atanın kafasına geri fırlatak etkisiz hale getirip on Fransız’ın hepsini denize döküyor. Denize atılan Fransız bahriyeliler, salaş meyhanenin direklerine yapışıp kalıyorlar.

Kavgayı gören Rumlar, “Yetişin! Türkler Fransızları öldürüyorlar!” haberini Fransız karargahına yetiştirince, teğmenlerden biri bir manga askerle koşarak meyhaneye geliyorlar. Niyazi Bey bir köşeye çöküp demir sandalyeyle üzerine atılacakları beklerken teğmen askerleri bırakıp tek başına meyhanenin taraçasına çıkıyor. Bir köşede elinde sandalyeyle bekleyen Niyazi’yi görünce, ardından denizi boylamış Fransız askerlerini görünce hayli şaşırıyor. Bir Türk’ün on bahriyeliyi tek başına denize attığını öğrenince şaşkınlığı artıyor. Askerleri tek tek çıkartıyor taraçaya. Askerler Niyazi’nin kendilerini durduk yere denize attığını söyleyince, muhtemelen okul yıllarında öğrendiği birkaç kelime Fransızca ile ve el kol hareketleriyle askerlerin kendi aralarında şakalaşırlarken yüzüne üç defa serpuş attıklarını, dördüncünün ardından hepsini şapkalarının ardından denize fırlattığını anlatıyor. Teğmen, on bahriyelinin Niyazi’yle kavga ettiğini ancak onunun da bir şey yapamadığını söyleyip hepsini azarlayarak karargahlarına gönderiyor.

Sonrasını Ulunay’dan okuyalım: “Ondan sonra Niyazi’ye gitti. ‘Eh bien.. Mon vieu, tu es fort comme un Turs.’ (Öyleyse… Arkadaş, sen Türk gibi kuvvetlisin) dedi. Niyazi’ye elini uzattı: ‘Je vous fais mes excuses.’ (Sizden özür dilerim afedersiniz.) (Niyazi:) ‘Buyurun, beraber bir şey içelim.’ Geç vakte kadar birbirleriyle işaretle konuşarak içtiler ve dost oldular.”

KAYNAKÇA:

(roman) ALUS, Sermet Muhtar, Onikiler, İletişim Yayınları, İstanbul 1999.

-BOVENKER, Frank, YEŞİLGÖZ, Yücel, Türkiye’nin Mafyası, çev. Nurten AYKANAT-Haluk TUNA, İletişim Yayınları, İstanbul 2000.

-DEAL, Roger A., “The Kabadayis of Istanbul”, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), University of Utah, 2000.

-DEAL, Roger A., Namus Cinayetleri, Sarhoş Kavgaları: II. Abdülhamid Döneminde Şiddet, çev. Zeynep Rona, Kitap Yayınevi, İstanbul 2017.

-LEVY-AKSU, Noemi, Osmanlı İstanbulu’nda Asayiş 1879-1909, çev. Serra Akyüz, İletişim Yayınları, İstanbul 2017.

-ULUNAY, Refi Cevad, Sayılı Fırtınalar-Eski İstanbul Kabadayıları, Alfa Yayınları, İstanbul 2017.

Yazarın diğer düşünceleri

Diğer yazarlar