Tarayıcınız güncel değil

Site Javascript ve Cookies desteği gerektiriyor

Siteden en iyi şekilde yararlanmak için aşağıdaki tarayıcılardan birini indirip kurun:

MENÜ
Follow us
29 Eylül 2021 - 04:54
#
28 Ağustos 2021, 18:49

"Balta asma"dan "bıçak altından geçirme"ye: Yeniçeri Zorbalarının Haraçları ve Raconları

Mehmet Berk Yaltırıkmbyaltirik@qha.com.tr

Eski İstanbul kabadayılarının tarihi kökleri yeniçeri ocağı içerisindeki zorbazlara ve dayılara dayanmaktadır. QHA’da kaleme aldığım kabadayılık tarihi yazılarının ilki olan, “İsyan ve İtaat: Anadolu’da Eşkıya Motifinin Dönüşümü“nde, “Bugün hala dilimizde yaşayan ‘baldırı çıplak’ tabiri yeniçeri zorbazlarında yadigârdır. Bekâr hala ev verilmeyen, güvenilmeyen olumsuz bir anlama sahiptir. Eskiden bekar odalarında düşüp kalkan, zorbazların ardında saf tutan, kıyamlarda yağma derdine şehrin başına üşüşen bu kimseler başı bağlanıp bir yere bağımlı kılınmadıkça hem şehir halkı hem otorite için potansiyel tehdit sayıla gelmiştir.” demiştim.

Özellikle 18. yüzyılın yani 1700’lerin sonuna doğru yeniçeri içerisindeki şehir eşkıyalarının zorbalıkları ciddi bir asayiş bozukluğu haline gelmişti. Yeniçeri kabadayılarının -ki kabadayı tabiri bile yeniçerilerin yadigarıdır- kavgaları ve haraç uygulamaları bir ritüel halini alarak 20. yüzyıldaki kabadayılık alt kültürünün son demlerine kadar tevarüs etmiştir.

Eski İstanbul’un 1800’ler sonu, 1900’ler başı kabadayılarının biyografilerini burada ele almıştım. Şimdi daha eskiye, İstanbul sokaklarının eğri büğrü taşlı topraklı yollarına, kadim mezar taşları misali sağa sola sırt vermiş evlerine, 1700’lerin sonundaki haline şöyle bir uzanalım…

(Johann Christoph Weigel’a ait 1703 tarihli yeniçeri gravürü)

KABADAYI KELİMESİNİN KÖKENİ YENİÇERİLERE DAYANIYOR

İstanbul kabadayılarının en eski kökleri, Sultan 3. Murad döneminde (hükümdarlığı: 1574-1595), takriben 1580’lerde faaliyetlerini gördüğümüz “sipahi zorbaları”na kadar uzanır. Bu dönemde henüz “kabadayı” tabiri kullanılmamaktadır.

Farsça “güçlü, kuvvetli, bilek gücünü sergileyen” anlamındaki “zorbaz”dan hareketle dilimize “zalim, zor kullanan, kaba kuvvete güvenen” anlamında “zorba” kelimesi girmiş, Rum ahali de bu şekilde “zorbas” diye kullanmıştır. Muhtemelen Roman argosunda da kolluk güçlerinden bahsedilirken “zarbo” denilmesi bu tabirle bağlantılıdır. Bu dönem isyanlarda ve çeşitli gailelerde başı çeken, sivrilen kimselere “zorba” denilir, “sipahi zorbası, yeniçeri zorbaları” şeklinde bahsolunurlardı. Peki “kabadayı” kelimesi nasıl ortaya çıkmıştır? Eskiden yeniçerilerin ileri gelenlerine, gedikli yeniçerilere “dayı” denilirken, onlar gibi olmaya çalışan “taslakçı”lara, yani sözde dayılara hakaret amacıyla “kabası” demek için “kabadayı” denilmeye başlanmış, yeniçerilik sonrasında bu kelime “babayiğit, gözü korkmaz, delikanlı” anlamında kullanılmaya başlanarak olumlu bir mahiyet kazanmıştır.

(1730’da İstanbul’da yeniçeri kökenli Patrona Halil İsyanı’na tanıklık eden Fransız ressam Jean-Baptiste Vanmour’un fırçasından Patrona Halil)

ESKİ İSTANBUL KABADAYILIĞININ “OCAK/ORTA” DÖNEMİ VE “MAHALLE” DÖNEMİ

Yeniçeri zorbalarının, kabadayılarının meşruiyetlerinin ocaktan ve ortalardan yani bölüklerinden, birliklerinden aldıkları “ocak dönemi” ve daha sonrasında kabadayıların mahalleden, semtlerinden meşruiyet devşirdikleri “mahalle dönemi”, eski İstanbul kabadayılığının iki merhalesidir. Bu dönem şehrin asayişinden büyük oranda yeniçerilerin sorumlu olması, onların ilerleyen yıllarda sosyal ve ekonomik olarak şehrin birçok alanına el atmalarını, buradan da hareketler “mafia”laşmalarını kolaylaştırmıştır.

(1730’da İstanbul’da yeniçeri kökenli Patrona Halil İsyanı’na tanıklık eden Fransız ressam Jean-Baptiste Vanmour’un fırçasından söz konusu isyan)

BİRİNCİ KABADAYILAR MEYDAN MUHAREBESİ!

Ancak en başta yeniçerilerin bu türden bir üstünlüğü söz konusu değildir. 1580’lerden itibaren zorbalara ve isyanlara baktığımız zaman, sipahi zorbalarının yani kapıkulu zorbalarının başı çektiğini, bunların ayaklanmalarına yeniçerilerin ve diğer kapıkulu neferlerinin iştirak ettiğini görürüz. Zaman zaman yeniçeriler ve sipahiler arasında kavgalar çıkmışsa da 1600’lere kadar üstünlük sipahilerde olmuştur. Sonrasında devlet ricali, denge amacıyla bu çekişmede yeniçerilerden yana tavır koyarak sipahilerle çatışmalarında arka çıkmaya başlamış, 1648’de Sultanahmet’teki sipahi-yeniçeri çatışmasının ardından buradaki katliamda yeniçeriler çoğu sipahiyi katletmiş, daha çok önplana çıkmaya başlamışlardır. Sultanahmet Meydanı’ndaki bu korkunç şehir savaşı, Yeniçeri Ocağı içerisindeki çıkar amaçlı grupların oluşumuna zemin hazırlamıştır. Arnavut kökenli ocak ağalarının liderliğinde yeniçerilerin kapıkulu sipahilerinin otoritesini tamamen kıran 1648’deki bu olaya ben “Birinci Kabadayılar Meydan Muharebesi” ismini takmışımdır –kesinlikle tarihi bir isimlendirme değildir-. Sultan IV. Mehmed döneminde (hükümdarlığı: 1648-1687) başkentin “de facto” olarak İstanbul’dan Edirne’ye taşınmasıyla başlayan, 1703’teki Edirne Vakası’nın ardından Sultan III. Ahmed’in (hükümdarlığı: 1703-1730) tahta çıkarılıp başkentin yeniden İstanbul’a taşınması sürecinde, İstanbul ciddi bir otorite boşluğu yaşamıştır. Bu devirde yeniçeri içerisindeki “zorba” unsurlar piyasalara, ticarete dâhil olmuş ve asayiş boşluğundan her alanda faydalanmışlardır. Özellikle 1730’da Patrona Halil İsyanından itibaren, ocak içerisinde zorbalık organize hale gelmeye başlamış, 18. yüzyıl itibarı ile de “yasa dışı ekonomik çıkarlara yönelik suç çeteleri” yani “mafios oluşumlar” ağırlık kazanmaya başlamıştır.

Sultan III. Selim (1761-1807), IV. Mustafa (1807-1808) ve II. Mahmud’un 1808-1826 arasındaki hâkimiyet dönemlerinde yeniçerilerin raconları, haraç uygulamaları ve kavgaları bu dönemde geleneksel hale gelmeye başlamış ve ciddi bir folklor mahiyeti kazanmıştır. Mesela Cabi Tarihi‘ne göre yeniçeriler “mafia”ya dönüşmelerini kendi ağızlarıyla, “Devlet malına bir akça ve bir zerre kadar ziyanımız yok. Ancak, kendi nam ve bıçaklarımızın gücüyle ve hiddetle birer ikişer gemi zapt ve onları sahiplenerek başkalarının şerrinden koruruz.” diyerek ifade etmişlerdir. İstanbul’da haraç toplayan ve kendi otoritelerini tesis eden yeniçerilerin etkisiyle otorite boşluğunu bulan veya mahalli otoritelere sırt dayanan gençler, işsiz güçsüz bekar kitleler kabadayılığı cazip bir yol olarak görmüş, kendilerini mahallelerinin koruyucusu olarak tanımlamaya başlamışlardır. Ancak burada mahalle koruyuculuğundan ziyade orta çıkarlarının ön planda olması söz konusudur. Mesela Rumeli’de 1700’lerde, Hezargrad kasabasında bir dönem iki yeniçeri ortasının arasına hasımlık girdiğinden dolayı kasabanın da iki fırkaya ayrılıp birbirleriyle mücadeleye tutuştuklarını İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapukulu Ocakları adlı eserinde aktarmaktadır.

“Balta asma”, “balta olma”, “semer devirme”, “bıçak altından geçirme” gibi çeşitli tabirlerle tanımlanan uygulamalar, eski İstanbul kabadayılığının temelini atmıştır. Peki bu uygulamalar nelerdir ve nasıl işlemektedirler?

(Fransız ressam, heykeltıraş ve öğretmen Jean-Léon Gérôme’un [1824-1904] fırçasından, “İzmir’deki Yeniçeri Kolluğu” [The Janissaries Patrol Syrna] adlı tablo)

YENİÇERİ KABADAYILARI BİRBİRLERİNE “AYAKADAŞ” DİYE HİTAP EDERDİ

Yeniçerilik dönemindeki “ayakdaş” mefhumu bu açıdan dikkat çekicidir. Nasıl ki 1800’lerin sonunda, 1900’lerin başında tulumbacılıktan gelme kabadayılar için “omuzdaş” tabiri kullanılmışsa, yeniçeriler de “yoldaş” ile birlikte “ayakdaş” tabirini kullanmışlardır. “Ayakdaş” denilince “yeniçeri” kastedilmiştir. “Yoldaş” daha çok yeniçeri ağzına ait bir tabir iken “ayakdaş” kelimesi ise eski İstanbul’un ayaktakımı ve külhani kimseleri tarafından da benimsenmiştir. 1826, Vaka-i Hayriye sonrasında “ayakdaş” yerine “arkadaş” tabirini kullanmaya başlamışlardır. Reşad Ekrem Koçu’nun aktardığına göre Vaka-i Hayriye esnasında en namlı yeniçeri zorbalarından olan Habip Odabaşı, Etmeydanı’nda diğer yeniçerilere seslenirken: “Ayakdaşlar!” diyerek hitap etmiştir.

YENİÇERİ ZORBALARI ÇETELERİNİ “KAHVEHANELERİ”NİN ÜST KATLARINDAKİ “BEKAR ODALARI”NDAN TOPLARDI

Yeniçeriler arasındaki dayanışma, onların ortalarının yanında toplanan, kendilerini o yeniçeri birliğinden sayan bekar ve delikanlı kimselerin çokluğundan anlaşılabilir. Yeniçeri kolluklarının ocağın son dönemlerinde suç işleyen kimselerin sığındıkları vakit “orta yoldaşımızdır” denilerek korunmasından hareketle , ocaklı olmanın nüfuzundan istifade etmek için esnaftan, kayıkçılardan, hamallardan, tellaklardan, ayak takımı ve baldırı çıplak hayta güruhundan kimseler yeniçeri yazılmaya başlamış, yeniçeri kabadayıları daimi mekanları olan kahvehanelerinin üst katlarını bekâr odaları yaparak sayıları yüzleri bulan eli bıçaklı, baldırı çıplaklardan kimseleri yanlarına toplayıp kendi çetelerini kurmuşlardır. Eski İstanbul’da bekarlar, evlenmememiş kimse anlamına gelmekle birlikte hayli olumsuz şekilde ayaktakımından düşük ahlaklı kimseleri tarif etmek için de kullanılmıştır. Bunun nedeni yeniçeri yazılan bekar uşakların tesiri ile bekar odalarının bilhassa yeniçerilerin son dönemlerinde “haşarat yatağı” haline gelmesidir.

Eski İstanbul’da (1826 öncesi) kahvehaneler büyük oranda yeniçeri ve yeniçeri kolluklarıyla alakalı mekanlardır. Örneğin II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı lağvettiği dönemde, İstanbul’da Balıkpazarı’nın en büyük ve namlı kahvesi Avurzavur Kahvehanesidir. Balıkpazarı, Asmaaltı ve civarının ayaktakımı haytaları müşterilerini oluşturmaktaydı. Avurzavur’un son yeniçeri zorbalarından birisi olduğu ve asıl adının zamanla unutulduğu düşünülmektedir. 1829’da “haşarat yatağı” olduğuna hükmedilerek yıktırılmıştır ancak ismi halk hafızasından silinmemiş, yeniden burada açılan bir kahve bu ismi almıştır. Yeniden ayak takımı olarak nitelendirilen kimselerin gelip gittiği bir yer haline gelen bu kahvehane, 1901-1902’ye kadar mevcudiyetini sürdürmüştür.

(Lale Devri’nden [1730’ların başı] iki baldırı çıplak külhani tipi: Sağdaki bir minyatürden, soldaki ise Vanmour’un çizimi)

YENİÇERİLERİN HARAÇ TOPLAMALARI: BALTA ASMA VE TAYYARAT!

“Balta asma” tabiri 20. yüzyıl argosuna kadar girmiştir, aslen yeniçeri zorbalarının “haraç” mefhumuyla alakalıdır. Buna göre bir yeniçeri zorbasının adamlarından olan “ocaklı” kimselerin bıçak, yatağan gücü ile haraç almak için zor kullanmaları, haraç alacak başka yeniçeri ortalarına meydan okumak için gerçekleştirdikleri bir uygulamadır. Yeniçeri ortalarının nişanları, yani “remizleri” onların kullandıkları eşyaların, silahların üstüne işlenmiş, baldır ve pazularına, göğüslerine dövme olarak işlenmiştir. Her ortanın taşıdığı belirli bir işaret, imza ve sancak vazifesi görmektedir. Bunlar haricinde koğuş (yeniçerilerin kaldıkları yerler) kapılarına, şehir içinde belli semtlerin muhafaza ve inzibatından sorumlu yeniçeri ortalarının kolluklarının (karakol) kapısına ve bayraklarına işlenmiştir. Nişan uğruna can vermek, kavga etmek orta mensupları için namus meseledir. “Balta asma” uygulaması III. Selim döneminde başlayıp Vaka-i Hayriye’ye kadar sürmüştür. Mensup oldukları ortanın nişanını taşıyan bir baltayı yahut levha şeklinde resmettirdikleri bir levhayı, haraç alacağı büyük yapılara, İstanbul’un limanlarında ve iskelelerindeki tüccar gemilerine götürüp asmalarından mülhem böyle bir isim verilmiştir. Yani bileğine ve bıçağına güvenen zorba-kabadayı, gözüne kestirdiği geminin burnuna, mensup olduğu ortanın tahtadan yapılmış kocaman bir nişanını mıhlamıştır. Bu genelde “haraç koparmak” yahut başka yeniçeri zorbalarına karşı orayı himaye etmek ve diğer ortaların yani yeniçeri bölüklerinin, taburlarını gözünü korkutmak amacıyla yapılırdı. Böylece o geminin kaptanı, gemi sahibi ve geminin içindeki malın sahibi olan tüccarın kendi himayesinde olduğunu ilan etmiş olur, bu himaye karşılığı olarak bu geminin gelirinden belli bir pay alırdı. Limanlara gelen yaş meyve-sebze balta sahiplerince doğrudan kendi sahalarına indirilir, orada kendi adamlarına diledikleri fiyata sattırılır, mal ve gemi sahiplerine de ücreti keyiflerine göre ödenirdi. Bunun haricinde İstanbul içindeki yapılar da bu uygulamanın söz konusu olduğu bir diğer alandı. Şehirde reayadan yani halktan herhangi birisi bir inşaata başladığında o semti “bıçağı altından geçirmiş” yeniçeri zorbası veya adamını gönderir, ortasının nişanını taşıyan baltayı (bazen de keser veya küreği) yapının uygun bir yerine asardı. Böylece yapı sahibi artık yapısına karışamazdı, kereste, çivi, tuğla, kiremit, kireç vs. ne lazımsa balta sahibinin vasıtası ile aldırtır, usta, kalfa, dülger, rendeci, rakkas, sıvacı, ırgat olarak da balta sahibinin bulup getirdiği adamları kullanmaya mecbur olurdu. Baltayı asan zorba, yapı için gereken şeyleri dilediği yerden narhın üstünde fiyat ile alır, amele işçi gündeliği yine narhın üstünde tayin eder, iki misli gündelikle adam çalıştırır, parayı tam tahsil eder, yerlerine dağıtır, öderken de eksik öder, aradaki büyük fark da zorbalık payını teşkil ederdi. Bundan başka yapılardan semtin yeniçeri kolluğu zabit ve neferlerinin aldığı hava parası neviden ücrete “tayyarat” adı verilirdi. Tayyarat akçesini peşinen yahut taksitle vermeyen işe başlayamazdı. Zabit ve neferler önceden kararlaştırılmış miktardan daha fazlasını “koparmaya” çalıştıklarından, yapıya baltasını asmış yeniçeri zorbasının adamlarını işinden men etmeye kalkar, bu şekilde bazen iki çete arasında kavgalar vuku bulurdu. Alemdar Mustafa Paşa’nın şehre hâkim olduğu dönemde bu âdet yasaklanmış ve nişanlar parçalanmışsa da kesin olarak 1826’dan sonra kaldırılmıştır.

Yeniçerilerin haraç uygulaması sadece İstanbul ile sınırlı değildir. 1800’lerin başında Semendire Sancağı’nda (Belgrad ve çevresi) yeniçeri zorbaları taşraya yayılıp köylere kurdukları hanlara yerleşerek haraç toplamayı olağanlaştırdıkları için 1804’teki Sırp Ayaklanmasında (Prvi Sırpski Ustanak) Sırp haydukların (eşkıya) başını çektiği isyancılar, ele geçirdikleri yerleşimlerde ilk önce tepki olarak yeniçerilerle bağdaştırdıkları hanları ateşe vermişlerdir.

(Yeniçeri ortalarının [birliklerinin] işaretlerine “remiz” denilirdi)

YENİÇERİ ORTALARININ NİŞANLARI YANİ İŞARETLERİ “NAMUS” SAYILIRDI

“Baldırı çıplak” güruhundan kimseler, hangi ortaya mensup olduklarını gösterip hasımlarını sindirebilmek adına baldırlarına, kol, pazı ve göğüslerine mensup oldukları yeniçeri ortasının alamet-i farikalarını işletmişlerdir. Herhangi bir suç işlendiğinde baldırlarına orta nişanını dövdürmüş kimseler yeniçeri sayıldığından ya Ağa Kapusu’na ya yeniçeri kolluğuna götürülüp boğdurulduğu halde, kopuklar bu âdeti terk etmemiş, aksine kelleyi koltukta gezen kimseler sayılarak birçok kişiyi sindirmişlerdir.

“Hacı Bektaş ocaklıyım zor aver,
Deli poyraz şahin başımda eser.
Taban deperiz hep dilber yolunda,
Kimi kaşın çatar kimi gülümser.
Pâyine yüz koyub koklasam öpsem
Biri hoşnud olsa öbürü küser.
Kimi pırpırıdır bıçkın âfettir,
Vaslı her âşıka olmaz müyesser.
Sanman güzeller hep vefasız olur,
Sunar lâ’li ile şarâbı kevser.
Her güzelin vardır amma engeli,
Sureti beşerde ejderi heftser.
Rakibanın kimi Rüstem kimi Zâl,
Kimi bir vuruşda kırk kelle keser,
Geçdi cümle bıçağımın altından.
Civan idim henüz nev tıraş püser,
Fahriyemiz yazdık yatağan ile,
Kalsın rûzigâra bizden de eser.”

(Galata-Çardak Kolluğu Çorbacısı-Son Yeniçerilerden Ali Camiç Ağa’nın Fahriyesi)

“Balta asma” uygulaması sadece haraçla sınırlı değil, yeniçerilerin “gönül meseleleri” ile alakalı durumlarda da devreye girmektedir. Nişanla alakalı olarak argoya da sirayet eden “balta verme”, “baltalı avret”, “baltalı oğlan” tabirleri ve uygulamaları söz konusu olmuştur. III. Selim döneminden itibaren II. Mahmud zamanına kadar uygulandığı düşünülen, yine yeniçeri kabadayılarıyla alakalı bir tabirdir. Zorbalardan birinin uygunsuz takımından birini gözüne kestirip onu tasarrufuna almak istediği zaman hem bunu göstermek hem de ilan etmek için yapılmaktadır. Buna göre yeniçeri zorbası bu niyetle seçtiği uygunsuz kadına mensup olduğu ortanın “nişanının” uzunca bir sırma ile işlenmiş olduğu kıymetli bir çevre, peşkir veya destmâl verirler, bunlar da “balta” adı verilen bu eşyaları sokağa çıkarken sağ omuz başlarına iliştirip öyle dolaşmışlardır. Balta verilenler, baltayı kabul etmeye ve taşımaya mecburdur. Baltaya sahip olanların bazısı bundan hareketle ne edepsizlik ederlerse etsinler kimse karışamamıştır. Hatta parasını vermeden alış veriş yapsalar parasını “ağalarının” ödeyeceğini söyleyerek ödememişlerdir. İstanbul’un her türlü suçu işleyebilecek “kopuk” taifesi baltalı bir kadına yan gözle bakamamışlardır. Bakmak, laf atmak, peşine düşmek, aklını çelerek yahut zorla istediği yere götürmeye çalışmak balta sahibi zorba ve adamlarıyla bıçaklı dövüşe tutuşmak anlamına gelirdi. Sonu ölüm olduğundan birine “balta vermek”, o şahsın uğruna ölümü göze almak ve bunu ilan etmek anlamına geliyordu. Balta taşıyan herzele güruhundan, kopuklardan, külhanilerden kimseler de bundan hareketle etrafına zorbalık edebilirdi. Bu şekilde davrananlar Reşad Ekrem Koçu’ya göre genellikle yeniçeri ocağının amirleri tarafından gizlice takip edilip ilk fırsatta Ağakapusu’na kaldırılarak gizlice boğulmuşlardır.

 “Balta olmak” tabiri yeniçeri argosundan çıkıp halk ağzına ve külhanbeyi argosuna geçmiş bir uygulamadır. “Balta asma”, “balta verme” ve “baltalı” tabirleriyle ilgilidir ki yeniçeri kabadayılarının Kötü niyetle bir güzelin peşine düşerek onu kendi emeline ram etmek için ikna etmeye çalışmak, baş başa kalmak isteyen iki kişiye musallat olma, davet edilmediği sofraya oturmakta yahut davet edilmediği yere girmekte ısrar etmek anlamlarına gelmektedir.

(Yeniçeriler döneminde kavgalarda sıklıkla kullanılan yatağan bıçaklar, görsellerden ilk ikisi: As Antika, İstanbul)

YENİÇERİLERİN KANLI SOKAK KAVGALARI YAHUT “BIÇAK ALTINDAN GEÇİRME” İLE “İT DALAŞI”

Yeniçeriler döneminde İstanbul’da 13-14 yaşındaki çocuklara kadar erkeklerin sokağa bıçaksız çıkmadığı, ayaktakımı arasında bıçağın erkeğin namusu olarak kabul edilmesi, İstanbul sokaklarında kanun gereği hançerden başka silah taşıyamayan yeniçerilerin, kapışma için bu yegâne silahlarına başvurup sırtlarındaki keçe pelerinlerini ellerine sarmalarıyla başlayan kavgalarına dayanmaktadır. Kabadayılık, zorbalık yolunda karşılıklı vuruşma ve öldürmeden ibaret “it dalaşında” düşmanı korkutmak ve sindirmek anlamına gelen “bıçağı altından geçirmek” tabiri bu kapışmaların genel ismidir. Yine yeniçeri zorbaları için kullanılan “bıyığını balta kesmez” tabiri de bu uygulamayla alakalıdır. İt dalaşları bazen teke tek bazen de çeteler arasında bıçaklı palalı bir sokak muharebesi şeklinde vuku bulmuştur. Kavganın nedeni genelde ya bir baltanın indirilmesinden yahut bir baltalıya el uzatılmasından kaynaklanmıştır. Bazen bu “düello” hasım tarafların birlikte Galata’da Hendekbaşı denilen (ahali arasında eskiden burası Kanlı Hendek, Galata Kulesi’nin hemen dibindeki burç da Kanlı Burç olarak isimlendirilmiştir) yere gelerek burada kapışmaları şeklinde vuku bulmuştur ki genelde “şehir savaşları”na dönüşmüştür. 1819’da Galata’da bir zindan katibi tarafından yazılmış bir tezkirede yeniçerilerin birbirlerine ateşli silahla hücum etmelerinin lakin ölen kimse olmadığının bahsi geçmektedir. Yine Galata’da, 1772’de tersaneliler ile yirmi beşinci ve altmış dördüncü ortanın taraftarlarının top ve tüfek de kullanılan bir kavga yaptıkları, 1810’da da bir başka ortaya mensup yeniçerinin “semer devirerek” başka ortaya geçmesi nedeniyle söz konusu ortaların İstanbul sokaklarında ölümüne bir kavgaya tutuşmaları da bilinmektedir.

(“Galata’da yirmi beş ve otuz beş ortalarının neferatı bir taraf, doksan bir ortası neferatı bir taraf olarak beynlerine münazaa-i tahris idüp gece saat altıdan gündüz saat üç sularına değin birbirlerine endahtiyle arbede etmedi iseler de tarafeynden itlak olunmayub…” Başkanlık Osmanlı Arşivi [BOA], Hatt-ı Hümayun [HAT], 339/19385 – “Şimdi Galata canibinde birkaç el tüfenk endahtesine binaen beyan(?) (okunamadı) tarafından ihbar olundukta zabitan derdest olunup 14’üncü orta başına gelüp takrir eder ki önünde piyade ile bir-iki sefih(?) iki el tüfenk atup karşudan dahi havaya bir-iki (okunamadı) tüfenk atılmadı ise de…” Başkanlık Osmanlı Arşivi [BOA], Hatt-ı Hümayun [HAT], 337/19314. Tarih: h. 1234-m. 1819)

“DÖRT KAŞ OĞLANLARIN” GÜNDÜZ GÖZÜ GİREMEDİĞİ, YENİÇERİ KABADAYILARININ KANUN TANIMAZ SEMTLERİ

İstanbul’da 1800’lerin başında bazı mahalleler yeniçeri zorbalarının ve bekar uşaklarından çetelerinin güdümüne girmiş, bir döneme kadar “kanun girmez” mıntıkalara dönüşmüşlerdir.

Yeniçerilerin son senelerine bu haşarat yerlerinden birisi de Bağçekapusu’nde sahil boyundaki iskeleler ve kayıkhanelerin üzerlerindeki “bekâr odaları”dır ve uzun seneler İstanbul argosu konuşulmuştur. Buradaki kayıkçı, mavnacı ve hammal çeşitli bekar uşakları yeniçeri yazılmış olup envai habaseti irtikab eder olmuşlardır. Haliyle burada da çeşitli rezaletler, kanlı vakalar, tecavüzler yaşanmaktaydı ki müellifin tabirine göre ehl-i namus kadınlar bir yanda dört kaşlı delikanlıların yani bıyığı yeni terlemiş gençlerin bile girmeye çekindiği, şehrin en pis semtlerinden biri olarak tarif edilmektedir. Halk, Bağçekapusu’nun başlıca sokağına bundan ötürü “Melek Girmez Sokağı” adını takmıştır. 1812’de bir veba salgını gerekçe gösterilerek buradaki bekâr odaları yıktırılmıştır. Hatta Galata ve Kasımpaşa’daki bekâr odaları yine bu esnada yıktırılmıştır. Veba hastalığına yakalanmış kimseleri, yıkıntılar arasında bulunan kimseleri müellif Şanizade Ataullah Efendi’nin tarihinden tafsilatıyla aktarmaktadır. Sonradan buranın üzerine Hidayet Camii adlı bir camii inşa ettirilmiştir.

Yine Üsküdar’da Balaban İskelesi ve civarı yeniçeriler zamanında Üsküdar’ın haşarat yatağı olarak anılmıştır. Tıpkı Bağçekapusu iskelesi gibi kayıkhanelerin üstündeki bekâr odalarında türlü vukuatın olduğu, buranın yakınlarından geçen talihsizlerin dahi buralara kaçırılabildiği, günlerini içkili ve silahlı geçirdikleri aktarılmaktadır. Buradaki baldırı çıplakların çoğunun Üsküdar mahfazasındaki yeniçeri ortalarına kayıtlı oldukları, baldırlarında ve kollarında mensup oldukların ortaların nişanlarını taşıdıkları, burada çeşitli suçluların “ocak gayreti” ile saklandığı ifade edilmektedir. Gece ve gündüz hanların, bekar odalarının pencerelerinden serserilik ve haytalık eğlencesi olarak havaya tabanca ve tüfenk ile ateş edildiği, yeniçerilerden erbab-ı namus çorbacıların dahi girmeye çekindiği bir yer olarak tasvir edilmektedir. Aktarılan başka bilgilere göre Balaban iskelesi kopuklarının sıık sık Üsküdar’da sorun çıkardıkları, küçük çeteler halinde civar köşkleri basıp bağları talan ettikleri, bağlarda uygunsuz kimselerle işret edip yol kestikleri, deniz kenarında çocuk ve avret ölülerinin bulunduğu, uygunsuz kadınların sekizer onar gruplar halinde sokaklarda kol gezebildikleri ifade edilmektedir. 1808’de Alemdar Mustafa Paşa’nın baskısına rağmen buradaki eşkıyanın faaliyetleri bir süre duraksar gibi olduysa da yine durulmamıştır. Alemdar Mustafa Paşa’nın şehadetinin ardından Sultan II. Mahmud yeniçerilerin en azgın serseri takımı olanlarıyla uğraşmaya başladığından (bir anlamda Vaka-i Hayriye’nin ilk adımları sayar) 1811 yılında ani bir emirle beklenmedik bir zamanda burası da yıktırılmıştır. Bağçekapusu, Yemiş, Galata, Tophane, Salıpazarı’nda bulunan kayıkhaneler, kahvehaneler ve bekâr odalarında da benzeri bir tedbir görülmektedir. Ancak yeniçeriliğin kaldırılmasından ve buranın yıkılmasından sonra da burada yine kayıkhaneler ve bekar odaları açılmış, kısa sürede yine hayta yatağı haline gelmiştir ki Sultan Abdülhamid dönemine ve meşrutiyet senelerine kadar bu hali sürmüştür.

(1854’te James Robertson tarafından çekilen Galata Kulesi fotoğrafı. Eskinin “Kanlı Hendek”i ve kulenin hemen dibindeki “Kanlı Burç” ile Galata surları daha mevcut iken)

İKİNCİ KABADAYILAR MEYDAN MUHAREBESİ VE YENİÇERİLERİN SONU

1808’de meydana gelen, benim “İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi” adını taktığım vaka, yeniçeriler arasındaki “şehir savaşları”nın en şiddetlilerinden biridir ve siyasi açıdan da tarihin kırılma noktalarındandır. 1807’de yeniçerilerin ve Boğaz kalelerindeki Karadenizli yamakların (yani yardımcı askerlerin), bu yamakların en ileri gelenlerinden biri olan Rizeli Kabakçı Mustafa önderliğindeki isyanı sonrasında, Kırcalı yahut Dağlı eşkıyasından askerleriyle İstanbul’a yürüyen Rusçuk Âyanı, yeniçeri kökenli Alemdar Mustafa Paşa, Kabakçı’yı en önce ortadan kaldırmak üzere Pınarhisar Âyanı Uzun Ali Ağa’yı iki yüz kadar süvarisiyle Rumelifeneri Kalesi’ne göndermiş, burada Kabakçı’yı öldürmeyi başarmışlardır. Ancak Kabakçı’nın adamları olan Boğaz kalelerinin yamakları dağılmamış, iki taraf arasında önce tüfekli piştovlu muharebe başlamış, daha sonra Anadolu Hisarı’ndan getirdikleri toplarla Kırcalılara ateş açmışlar, Kırcalılar da başka taraftan top getirip karşı ateş açmışlardır. Böylece İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi adını taktığım vaka yaşanmıştır. Kabakçı Vakası sırasında bir yeniçeri karakolunun basılıp hapis tutulan yamakların ve yanlarındaki bir kadının çıkarılarak Galata’da bir eğlence tertip ederek oynatmaları, yeniçerilerin bu harekat sırasında yamakları kasten yalnız bıraktıklarını da düşündürebilir.

Alemdar Mustafa Paşa’nın tahta çıkardığı II. Mahmud (1808-1839) taşradaki ayanlara ve İstanbul’daki yeniçerileri zorbalarına karşı takip ettiği merkezileşme politikası doğrultusunda onların güçlerini kırmıştı. Yukarıda bahsettiğim Bağçekapusu ve Balaban İskelesi gibi zorbaz yatakları veba bahanesiyle yıktırılıp buradaki unsurlar dağıtılmış, yeniçerilerin rütbelileri yavaş yavaş sultanın saflarına çekilerek ocak içerisindeki zorbaz unsurlar yalnız bırakılmış, bu adımlarla etkisini yitiren yeniçeriler, 1826 Haziran ayında Aksaray’daki Yeniodalar’da, Etmeydanı’na (Meydan-ı Lahm) kazanlarını çıkararak gerçekleştirdikleri son ayaklanma girişimlerinin ardından top ateşi altında kırılarak tarihten silinmişlerdir.

Ancak sonraki yıllarda yeniden görülecek ve “kabadayı” adlarını alacak İstanbul külhanilerine belli alışkanlıklarını, kültürlerini, kabullerini bir şekilde aktaracaklardır.

(Yeniçerilerin meydana çıkarılıp “kaldırılan kazanlarının”, isyanlarının son tanığı olan Etmeydanı [Meydan-ı Lahm] Kapısı, Aksaray’da 1950’lerde yıkılmadan önce)

KAYNAKÇA:

-AKDAĞ, Mustafa, “Yeniçeri Ocak Nizamının Bozuluşu”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt 5, Sayı 3, 1947, s. 291-313.

-BEYDİLLİ, Kemal, “Yeniçeri”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, Cilt 43, İstanbul 2013, s. 450-462.

Başkanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Hatt-ı Hümayun (HAT), 339/19385.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Hatt-ı Hümayun (HAT), 337/19314.

-BOVENKERK, Frank, YEŞİLGÖZ, Yücel, Türkiye’nin Mafyası, çev. Nurten AYKANAT-Haluk TUNA, İletişim Yayınları, İstanbul 2000.

-ÇULCU, Murat, Sikkesiz Sultanlar-Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-II, E Yayınları, İstanbul 2002.

-ÇULCU, Murat, Düşmüş Ocağa Yanıyor-Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-III, E Yayınları, İstanbul 2003.

-ÇULCU, Murat, Kan Defteri-Türkiye’de Mafia’laşmanın Kökenleri-IV, E Yayınları, İstanbul 2005.

-KAYA KOYUNCU, , “Esnaf Loncalarında Yeniçeriler”, History Studies, Cilt 5, Sayı 4, 2013, s. 189-205.

-KOÇU, Reşad Ekrem, Yeniçeriler, Koçu Yayınları, İstanbul 1964.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Avurzavur’un Kahvehanesi”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960, s. 1363.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Ayakdaş”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960, s. 1382-1383.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Bağçekapusu İskeleleri, Kayıkhanesi ve Bekâr Odaları”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960, s. 1793-1794.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Balaban İskelesi, Balaban İskelesi Hanları, Bekâr Odaları, Kahvehaneleri, Kayıkhaneleri”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960, s. 1944-1955.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Baldır Nişanı”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960, s. 1986.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Balta Asma”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960, s. 2067-2071.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Balta Olmak”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 4, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1960, s. 2084-2086.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Bekâr”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 5, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1961, s. 2392-2393.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Bekâr, Bekar Uşağı, Bekar Uşağı Nizamı”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 5, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1961, s. 2393-2404.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Bekâr Hanları, Bekar Odaları”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 5, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1961, s. 2406-2408.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Bıçak”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 5, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1961, s. 2740-2741.

-KOÇU, Reşad Ekrem, “Bıçak Altından Geçirme”, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 5, İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul 1961, s. 2742.

-UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devleti Teşkilatından Kapukulu Ocakları, Cilt I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988.

-YALTIRIK, Mehmet Berk, “Eski İstanbul Kabadayısı Figürü ve Bir Şehrin Yaşadığı Değişimler”, Osmanlı’da Şehir, Vakıf ve Sosyal Hayat,  Mahya Yayıncılık, İstanbul 2018, s. 85-99.

-YALTIRIK, Mehmet Berk, “Eski İstanbul kabadayıları kimdi?”, İST Dergi, Sayı 6, İstanbul Büyüşehir Belediyesi, İstanbul 2021, s. 134-139.

-YILDIZ DANACI, Aysel, Kenar Adamları ve Bendeleri: Tirsinikli İsmail Ağa ve Alemdar Mustafa Paşa’nın Adamları, Manuk Mirzayan ve Köse Ahmed Efendi, Kitap Yayınevi, İstanbul 2018.

Yazarın diğer düşünceleri

Diğer yazarlar