20 Nisan 2020, 14:51

1215 Tarihli Magna Carta

Av. Evren DamyanHukuk Fakültesi Mezunu. Ukrayna'da Yolsuzluk ve Rüşvetle Mücadele alanında yüksek lisans eğitimi almış hukukçu. QHA yazarı.evrendamyan@qha.com.tr

Manga Carta, tarihin ilk yazılı anayasasıdır. Bu anayasa ile kral, sınırsız yetkilerinden feragat etmiş, hukukun kendi arzularından daha üstün olduğunu kabul etmiştir. Kralın yetkileri ile ilgili memnuniyetsizlikler, 1066’da Normanlar’ın İngiltere’yi kuşatmasıyla başlamıştır. Bu kuşatmayla birlikte hem baronlar hem de diğer vatandaşlar ekonomik açıdan olumsuz etkilenmeye başlamıştır. Zenginliklerini yavaş yavaş kaybeden baronlar, Kral John döneminden önce de birçok kez ayaklandılarsa da en etkilileri Kral John esnasında yapılan ayaklanmalardır. Bunun nedeni ise Kral 2.Henry’in oğlu olan Kral John’un kurnazlığı, aç gözlülüğü, egoistliği ve bir o kadar da savaştaki beceriksizlikleridir. Kendi arzu ve isteklerini sınırlayamayan bu kral, her ne kadar dünya için faydalı bir hata yapmış olsa da kendi tahtının gücünü bir çırpıda silmiştir. Kral John’un getirmiş olduğu toprak vergileri, gümrük vergileri, askerlik bedelleri gibi kendi zenginliğini arttırmak için yaptığı bu gereksiz yaptırımlar, baronları ve halkı fazlasıyla zor duruma sokmuştur. Papa II.Innocent ile arasında sorunlar çıkan yurtsuz Kral John, hem papayı hem de baronları karşısına almıştır. Birlikte hareket etmeye karar veren din adamları ve baronlar, ilk başlarda kralın gözünde pek de sorun teşkil etmemiştir. Ancak durum, İngiltere’nin ayinlere alınmamasına karar verilince değişmiştir. Kral John, Papaya yaptığı küstahlığın bedelini çok ağır ödemiş ve pişman olmuştur. Yurtsuz Kral bunun üzerine papa ile arasındaki sorunları gidermek için çıktığı yolculukta Fransa Kralı Philippe ve ordusuyla karşılaşmıştır. 1214’te Fransa kralı Philippe ve ordusuyla karşılaşan Yurtsuz Kral, acı ama şaşırtıcı olmayan yenilgiyle döndüğünde bu yenilgiyi fırsat bilen baronlar, Kral John’a yüklenmeye başlamıştır. Din adamları ve baronlar, Kral’a yaptırım uygulayacaklarına dair büyük bir yemin etmiş, her ne pahasına olursa olsun kazanacaklarına dair ant içmişlerdir. 1215’te Stanford’da başlayan ilk ayaklanma ile baronlar, 17 Mayıs’ta Londra’yı ele geçirmiştir. Yenilgiyi kabul eden yurtsuz Kral, 1215’de Runny çayırlığında “Magna Carta’yı imzalamıştır. Üzerinde değişiklik yapıldıktan sonra belli bir sayıda basılarak din adamları ve soylu ailelere örnekleri emanet edilmiştir. İlk başlarda verilen bu haklardan din adamları ve asiller faydalandıysa da zamanla tüm vatandaşlar bu hak ve özgürlüklerden faydalanmaya başlamıştır. Her tahta çıkan kral bu anlaşmayı onaylamak zorunda kalmış ve V.Henry’in ölümüne kadar toplamda 44 kez onaylanmıştır. Demokrasiye uzanan bu anlaşma birçok ülke tarafından benimsenmiştir. Başta Amerika olmak üzere birçok ülke bu antlaşmanın maddelerini uygulamıştır.

            Magna Carta, sadece İngilizler için değil, bütün dünya için oldukça önemli bir belgedir. Adalet ve eşitlik konusunda önemli mesajlar veren bu belge, imzalandığı zaman için fazlasıyla radikal maddeler içerdiğinden dolayı dünya genelinde ses getirmiştir. Magna Carta sayesinde derebeylikler ve dolayısıyla halk, krala karşı daha güçlü ve haklı konuma gelmiştir. İngiltere’nin de monarşi düzeninden parlamenter sisteme geçmesine sebebiyet vermiştir. Parlamenter sistem, direkt olarak yönetimde bile kralın yanında kraldan başka karar verme yetkisi olan insanların olmasına olanak sağlamıştır. Kral John imzaladıktan sonra 1215 yılından sonraki yaklaşık iki yüzyıl boyunca Magna Carta çeşitli alanlarda etkili olmuştur.

Magna Carta, günümüzde de içerdiği fikirler doğrultusunda değerini taşımaktadır. Ancak bu belgenin çağdaş bir değerlendirilmesi yapılırken bu fermanın yapıldığı zamanı da göz önünde bulundurmalıdır. Günümüzde bu belge, bazı yönleriyle eski kalsa da kendi güncelliğini üç farklı açıdan korumaktadır. Bunlar hukukun üstünlüğü, yargıda bağımsızlık ve insan haklarıdır.

Günümüz hukukunun temellerini oluşturan 39. Maddede hukukun üstünlüğü oldukça açık bir şekilde açıklanmıştır: “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.” Bu maddede özgür bireylerin hüküm giyip ceza almadığı sürece herhangi bir yasadışı muameleye maruz bırakılmayacağı söylenmiştir. Ayrıca bu yargılama yapılırken tarafsız davranılacağının, yani bağımsız bir yargı organına sahip olunacağı da Magna Carta’da belirtilmiştir.

Magna Carta, ayrıca “Hiç bir özgür insan yürürlükteki yasalara başvurmaksızın, tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez, ya da yok edilemez. “, “Adalet satılamaz, geciktirilemez, hiçbir özgür yurttaş adaletten yoksun bırakılamaz.”, “Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan oluşan bir kurula danışmadan haiz yoluyla veya zor kullanarak toplanamaz.” Gibi hukuk sisteminin temelini oluşturan birçok hükmü haizdir.  İnsan Hakları yönünden de zamanına göre çok yeni fikirler barındırmasının yanında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin oluşturulmasında da önemli rol oynamıştır. Her ne kadar günümüzde kabul edilen İnsan haklarından çok ilkel olsa da geneline bakarsak anlatılan şeyler benzerlik göstermektedir. Ayrıca İngiltere, bu anlaşma ile parlamenter sisteme geçmiştir. Tarihin en önemli anlaşmalarından biridir, halka verilen özgürlükler, kişisel hakları da beraberinde getirmiştir.         

1808 Tarihli Sened- i İttifak

1807 yılında İstanbul’da Kabakçı Mustafa’nın yönetiminde Üçüncü Selim’e karşı bir ayaklanma meydana gelmiştir. Üçüncü Selim tahtan indirilmiş, yerine Dördüncü Mustafa geçirilmiştir. Üçüncü Selim’i tekrar tahta oturtmak için Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa, İstanbul’a yürümüş, bunun üzerine Üçüncü Selim öldürülmüştür. Alemdar Mustafa Paşa, tahta İkinci Mahmut’u geçirmiş, kendisi de Sadrazam olmuştur. Alemdar Mustafa Paşa, devletin otoritesini İstanbul’da tekrar kurmuştur. Ancak bu devirde, merkezî otorite taşrada tamamıyla etkisizdir. Rumeli ve Anadolu’da âyanlar, âdeta bağımsız idareler kurmuşlar ve merkezin otoritesini tanımamaya başlamışlardır. Alemdar Mustafa Paşa, merkezî otoriteyi taşrada hâkim kılmak için Rumeli ve Anadolu âyanlarını İstanbul’a davet etmiştir. Âyanlar İstanbul’a kendi askerleriyle birlikte gelmiş ve şehir dışında konaklamıştır. Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa  başkanlığında bir tarafta âyanlar, diğer tarafta devletin ileri gelenleri arasında 29 Eylül 1808’de Kağıthane’de “meşveret-i amme”  denilen büyük bir toplantı yapılmıştır. Toplantıda varılan kararlar “Sened-i İttifak” adı verilen bir belgede tespit edilmiş ve bu belge Sadrazam, Şeyhülislâm, Kaptanpaşa, Kadı Abdurrahman Paşa, Kadıaskerler, Sadrazam Kethüdası, Yeniçeriocağı, Defterdar ve Reis Efendiler, eski Rikab-ı Hümayun Kethüdası Mustafa Reşid Efendi, Bahriye Nazırı, Çavuşbaşı, Ruznamçe-i evvel, Başmuhasebeci Ahmet Efendi, Sipahiler Ağası, Beylikçi ve Amedçi Efendiler, Cebbarzade Süleyman Bey , Sirozlu İsmail Bey , Karaosmanoğlu Ömer Ağa  ve Çirmen Mutasarrıfı tarafından imzalanıp mühürlenmiş ve Padişaha sunulmuştur. Daha sonra Padişah İkinci Mahmut  Sened-i İttifakı onaylamıştır. Senet bir “giriş”, yedi “şart” ve bir “zeyl”den oluşmaktadır.

Sened-i İttifakın koyduğu şartlar, hukuk normunun geçerliliği koşullarını taşımaktadır. Konusu beşerî davranışlardır. Arkasında beşerî irade yatar. Osmanlı hukuk sistemi açısından geçerli bir belgedir. Hangi etkilerle hazırlanmış olursa olsun, belgede kimin imzası bulunursa bulunsun, Padişahın hattı hümayunu ile onaylanmıştır ve bu nedenle hukuken bütün Osmanlı tebaasını bağlayan geçerli bir işlemdir. Kısa bir zaman sonra uygulamadan kalkmış olması, daha doğrusu “metrukiyet (désuétude)”e düşmüş olması onun “geçerliliği” ile ilgili değil, onun “etkililiği” ile ilgilidir. Sened-i İttifak geçerli bir hukuk normu olarak yürürlüğe konulmuş, ancak kısa bir zaman sonra etkililiğini yitirmiştir. Hukukun genel teorisinde etkililikten uzun bir süre mahrum kalan normların zamanla geçerliliklerini de yitirdikleri kabul edilmektedir.

Anayasa biri maddî, diğeri şeklî olmak üzere iki değişik anlamda tanımlanmaktadır. Maddî anlamda anayasa, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip oldukları temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamülî, kuralların bütünüdür. Bu anlamda Sened-i İttifak anayasal niteliktedir. Zira yukarıda görüldüğü gibi Sened-i İttifakta, devlet organları arasındaki ilişkiler ile “âyan”, “fukara ve reaya”nın bazı hakları düzenlenmektedir. Şeklî anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usûlle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Şeklî anlamda Sened-i İttifakın anayasal nitelikte olmadığı açıktır. Zira Sened-i İttifakta kendisinin kanunlardan üstün olduğuna ilişkin bir ibare olmadığı gibi, değiştirilmesi için de özel bir usûl öngörülmemiştir. O halde Sened-i İttifak maddî olarak anayasal niteliktedir; ama şeklî olarak bir anayasa değildir. Buna göre Sened-i İttifakı bir “anayasa” olarak değil, “maddî anlamda anayasal nitelikte olan bir belge” olarak görmek daha uygun olacaktır.

Sened-i İttifak şeklî kritere göre bir anayasa olmasa da, maddî kriter açısından onun anayasal niteliğinin altını özenle çizmek gerekir. Sened-i İttifak ile devlet iktidarı resmen sınırlandırılıyor; âyanlar ile “fukara ve reayaya” çok sınırlı da olsa birtakım haklar tanınmıştır. Türk tarihinde ilk defa devlet iktidarının sınırlandırılabileceği, devlet iktidarının dokunamayacağı sahaların olduğu bu belgeyle kabul edilmiştir. Devlet iktidarını sınırlandırmayı amaçlayan bir girişim olarak Sened-i İttifak, Türk tarihinde ilk “anayasal belge”dir. O halde Türkiye’deki “anayasacılık hareketleri”nin Sened-i İttifak ile başladığını söylemek mümkündür.

Doktrinin çoğunluğuna göre, Sened-i İttifak, “iki-taraflı” bir belge, bir “misak”, bir “sözleşme (mukavele, akit)”dir. Misak ise bilindiği gibi anayasa hukukunda, hükümdar ile karşısındakiler (feodal beyler, halkın temsilcileri, vs.) arasında yapılan bir anlaşma, bir sözleşme olarak tanımlanmaktadır.

            Magna Carta ile Sened-i İttifakın Karşılaştırması

Sened-i İttifak ve Magna Carta imzalayan taraflar ve içeriğindeki bazı özellikler bakımından birbirine benzemektedir. Ancak Magna Carta, İngiliz feodal beylerinin Kral’a kendi şartlarını dayattıkları bir belge niteliğindeyken; Sened-i İttifak çevre güçlere karşı merkezi devlet otoritesini güçlendirmeyi amaçlayan sadrazamın girişimleriyle ortaya çıkmıştır.

Bu iki belge iki önemli noktada birbirlerine benzemektedir. Birincisi vergilerin saptanması işinde bir yanda hanedanların, öbür yanda büyük papaz ve soyluların ortak edilmesi. İkincisi ise cezalarla ilgili olarak hükümdarın keyfiliğine karşı bir teminat arayışının bulunmasıdır.

Magna Carta’nın Senedi İttifaktan ayrılan bir yönü yargı ve adalet sistemindedir. Senedi İttifak’ta adalet sistemi geliştirilmeye çalışılmıştır. Ama Magna Carta’da durum daha derinlemesine ve somut olarak işlenmiştir. Baronlar kendi aralarından yirmi beş kişiyi seçecektir. Bu baronlar yasalara uyacak ve uyulmasını sağlayacaktır. Kral ya da devlet memurları bir suç işlerse ve bu yirmi beş baronun dördü tarafından öğrenilirse bunlar krala (kralın yurtdışında olması durumunda baş yargıca) giderek durumu bildirecek ve adaletin uygulanmasını isteyeceklerdir. Bu hatayı kral ya da baş yargıç düzeltmezse dört baron diğer yirmi birine olayı taşıyıp adaleti uygulamak amacıyla kraliyet mülkleri, kaleleri ve topraklarına el koyabilecektir. Bu adalet uygulanana kadar geçerli olacaktır. Her türlü haciz hakkı böylece baronlara verilmektedir. Yalnız kral, kraliçe ve çocuklarına zarar verilmeyecektir. Sened-i İttifak’ta ise asıl amaç yeniçeri ocağını dize getirmek ve Ayanlığı resmileştirerek taşrada bir otorite kurmak olduğundan böyle bir soylu denetiminden söz edilemez. Senedi İttifak’ta her şeyden önce padişah putlaştırılmış ve devlet aleyhinde biri ağzını dahi açarsa el birliğiyle ortadan kaldırılacağı belirtilerek bir düşünce suç sayılmıştır. Ayrıca sadrazamın emirleri padişahtan gelmiş gibi değerlendirileceğinden sadrazamın yetkileri artmıştır.

İki belge arasında farklardan biri ise hükümdarın belgeler karşısındaki konumu olmuştur. Sened-i İttifak’ta hükümdar suçsuz görülmüş ve hükümdara karşı son derece saygıyla yaklaşılmıştır. Sened-i ittifak hükümlerinin işleyebilmesi günlük hayata yansıması için padişaha üst düzey bir sorumluluk yüklenmemiştir. Magna Carta’da ise durum farklıdır. Kralın ağzından yazılmış olup, kral yaptığı tüm yolsuzlukları itiraf etmiş ve tekrarı halinde uygulanacak tüm yaptırımlara boyun eğeceğini bildirmiştir.