Sacide Azimova 1944 Kırım Tatar Sürgün Hatıraları #16

30 Nisan 2020, 19:44

Kırım Tatar halkı 75 yıl önce, 18 Mayıs 1944 tarihinde Sovyetler Birliğinin ve dünya tarihinin en kanlı diktatörlerinden Josef Stalin’in emriyle alınan Sovyet hükûmeti kararı neticesinde Vatan Kırım’dan vahşice sürgün edildi. Kırım Haber Ajansı (QHA), ünlü Kırım Tatar gazeteci Zera Bekirova‘nın 2019 yılında Kırım’da Kırım Tatarca ve Kiril alfabesiyle basılan “Sürgünliknin Taqdiri” (Sürgünlüğün Yazgısı) kitabında, hikayelerini tek tek dinlediği sürgünü yaşayan Kırım Tatarlarının hatıralarını Türkçe ve Kırım Tatarca (latin harfleriyle) yayınlıyor.

Onaltıncısını yayınladığımız 1944 Kırım Tatar Sürgünü hatıralarında Sacide Azimova, sürgünde nasıl gönderildiklerini ve orada yaşadıklarını anlatıyor…

Anadolu Türkçesi

Ben anne ve babamın tek kızıydım. Aluşta’nın Demirci köyünde 1935 yılında doğdum. Küyümüzdeki altı mhalle, cami, dükkan, çeşmemiz hâlâ daha aklımda. Savaş vaktinde babamı emek ordusuna aldılar. Yollamadan (birliğine) evvel ise onları Aluşta’nın çıkışında bir yere toplayıp, etraflarını tel örgülerle sardılar. Yiyecek-su vermediler. Annem her gün sabah Demirci’den Aluşta’ya babama yemek taşıyıp, yaya varıp, gerlidi. Sonra onları alıp gittiler. Bundan sonra biz babamı görmedik. Ne dirisinden, ne ölüsünden haber alamadık. Annem on yıl bekledikten sonra dedem ona, “Kızım, birisini bul evlen, bir çocukla mı kalacaksın, yaşlılığını düşün”, dediğinde, annem kesinkes reddetti. 25 yaşında kocasından ayrılan annem bir daha hiç evlenmedi, hep babamı bekledi. Annem çok sordu-araştırdı babamı çeşitli arşivlerden. “Belirsiz kayıp oldu” diye cevap geldi.

18 Mayıs sabahı dedem sabah namazını kılmaya hazırlanıyordu, abdest almaktaydı. Avluda tüfekli askerleri görünce çok korktum. Evimizde komşumuzun gelini de oturuyordu. Şehirde çalışan oğlu (komşumuzun) evlenince, genç gelini köye getirdi. Dedeme, bir vakit sizde kalsınlar, deyip rica etti. Dedem, dayım için hazırlanan odayı onlara verdi. Dayım ise savaşın başında vuruşmaya gitti. Sonra haber geldi ki, dayım gibi daha 40 nefer erkeği gemiye bindirip denize batırdılar. Bu haberi işittğinde dedem saçı sakalı ağardı. “Yedi çocuğumdan bir oğlum bana dayanak olur, deyip ümit ettim, onu da hükûmet menden çekti aldı” deyip ağlardı.

İşte, tüfekli askerler avlu içine girip bir şeyler söylediler ama onu anlayan kimse olsa! Gene, bereket versin, şehirli gelin Rusça biliyordu. Dedeme anlattı ki, “Osman ağa, giysilerinizi, bir-iki çanak, yiyecek alıp, köy hastanesinin yanına gitmek gerek” diye anlattı. Dedem meşin (koyun derisinden yapılmış torba) çanak, çatal-kaşık, ekmek kodu, evden çıktık. Baktığımızda orada bütün köy cemaati toplanmış. Yanımıza aldığımız ekmeği yedik, oturuyoruz. Öğle oldu… Akşam oldu… Hep oturuyoruz, bir adım yana kıpırdamak yasak. Ne için burada oturuyoruz, ne bekliyoruz, ne yapacaklar? Bu suallerin cevabını hiç kimse bilmiyor. Köyden ise aç olan sığırların, koyunların, keçilerin, köpeklerin sesleri geliyor. Hastanenin yanında açık havada geceledik. Annem askerlerle konuşup, eve vardı ve yarı çuval fındık, biraz un ve dayımın nişan bohçasını getirdi. Yolda annem bir avuç fındık ve undan hamur yaparak, teneke üzerinde pide pişirdi. Bir kaç tane fondıkla bu pidecikleri yiye-yiye gittik. Teyzem dört çocuğuyla, komşu gelin de bizimle beraber.

Bizi Fergana vilayetinin Beşarık denen yerde, gecenin yarısında mahalleye getirip indirdiler. Sabaha kadar bekledik. Güneş çıktığında arabalara bindirip kıtalara götürdüler. Bizi Özbek bir adamın evine yerleştirdiler. Karı-kocanın iki oğlunun ikisi de savaştan gelmemiş. Kapısı-penceresi olmayan bir ahırda oturduk. Ev sahibi bir bağ saman getirip yere döşedi, “oturunuz!” dedi. Yerde oturmaya alışmasak da, ne çare? Kendileri de aç-fakir olsalar bize yardım etmeye çalıştılar. Annem hamur yaptı ama pide pişerecek yer bulamadı. Gene, ev sahibi yardım etti. Sabahında biz, çocuklar buğday tarlasına gidip yere dökülen buğday taneciklerini toplamaya başladık. Beş kiloya kadar yığdık. Varıp değirmene çektirip, eve un getirdik. Dedem bunu görüp, çok ağladı, “Ah, çocuklarım, har oldunuz!” diye. Bu undan pişirilen pideler bizim için dünyanın en lezzetli ekmeğiydi… Ama köye yaşamak çok ağır, sıcak, açlık, iş yok…

Büyükler ayda bir kere komutanlığa imza atmaya gitmeliler. Böyle günlerin birinde annem komutanlığa yalvardı, “merkeze göçmemize izin veriniz, yaşlılar ve çocukların durumu çok ağır” diye. Komutan fabrika müdürüne haber etti. Fabrika müdürüne de deri kayış lazımmış. Dedem, Kırım’dan yanına aldığı çantasının kayışını çıkarıp verdi. Çanta işimize yaradı. Annem işe girdi. Vilayet merkezine göçtük, büyük çayhanenin bir köşesine yerleştik. 80 aile yaşadı, bu çayhanenin içinde. Teyzemin küçük çocuğu açlıktan öldü. Dedem kendisi okuyup (cenaze duasını), gömdü. Annem çalışıp 8 cana baktı. Beni ne çocuklar bahçesine, ne de okula aldılar. Okula gitmeye ne kıyafetimiz var, ne ayakkabımız, ne de defterimiz. Geldiğimizin ikinci yılında ninem, üçüncü yılında dedem öldü. Onlar hastalandığında ben baktım. Yıkadım, yedirdim… Dedem dua etti benim için… Biz annemle ikimiz kaldık. 10 yaşındaydım, meyve-sebze hazırlama istasyonunda işe girdim. “Sen küçüksün” deyip almayacak oldular, işe yararım diye inat ettim. İşimi beğendiler. Bir kere çok komik bir olay oldu. Müdürümüz bana, “Ben şehre işe gidiyorum. Öğlen bir araba gelecek, sen arduvaz (kayağan taş) nerede olacağı gösterir ve sayıp verirsin” dedi. Ben istasyonun içini, etrafını dolandım, arduvaz denen şeyi görmedim. Aslında arduvazın ne olduğunu da bilmiyorum! Neyse, istasyonu kapattım, eve gittim. Sabahleyin işe geldiğimde, müdürün karşısında kar yağıyor. Ne için arduvazları göstermediğimi sorup, darıldı. Ben ona arduvazın ne olduğunu bilmediğimi belirttiğiğimde, o güldü. “Ya Kırım’da ev çatılarını neyle kaplarlar?” diye sorduğunda, “Kiremitle. Men kiremiti biliyorum, arduvazı bilmiyorum” dedim. Müdür elimden tutup arduvazın olduğu yere götürdü. Ben öyle çalışıyordum ki, annemden daha çok kazanıyordum. İyi yaşayacaktık ama annem bir belaya uğradı. Sürgünlüğünün birin aylarında bize 5 bin ruble para ödünç verdiler. Paralar değiştikten sonra o 5 bin beş kat arttı, bu borcu ödeyinceye kadar canımız çıktı.

18 yaşımı doldurduğumda pamuk işleme fabriasında işe girdim. İşten doğru eve giderdim, sinema-minema denen yerlere varmazdım. Köydeşim Amet Seytveliyev ile evlendik. Ev kurduk, iki oğul ve iki kız büyüttüm.

Ninem, dede, annem gurbet topraklarında kaldılar. 1989 yılı 15 Nisan gününde Kırım’a döndük. Karasu Bazar’ın Başı köyüne yerleştik. Köyde gene toprak alıp, yanına ev kurup başladık. Vatanda yani evimizde küçük oğlumuzu evlendirdik. torun gördük. İlk yılları çok ağırdı. Ben ormana gidip, fındık, kızılcık toplayıp, pazarda sattım. Bununla gün geçirdik.

Doğduğum köyüm Demirci’ye çok vardım, öz evimizi görüp geri döndüm. Evimizde maruşke (Rus kadın) vicdanlıydı, içeri koyup, misafir ederdi… Ama nasıl bırakıp gittiysek, öyle duruyordu evimiz. Ne bakım, ne tamir edilmişti…

Allah’a bin şükürler olsun, Kırım’dan. Bir benden, 4 çocuk, 10 torun ve 10 torunçem (Torunun çocuğu) oldu.

Bütün sürgün hikayelerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Kırım Tatarca

Men anam-babamnıñ bir qızı edim. Aluştanıñ Demirci köyünde 1935 yılı doğdım. Köyümizdeki altı maalle, cami, tükân, çeşmemiz alâ daa aqılımda. Cenk vaqtında babamnı emek ordusına aldılar. Yollamadan evel ise olarnı Aluştanıñ kenarında bir yerge toplap, etrafını telqoranen sarğanlar. Aş-suv bermegenler. Anam er kün saba Demirciden Aluştağa babama aş taşıp, cayav barıp kelir edi. Soñra olarnı alıp kettiler.  Bundan soñ biz babamnı körmedik. Ne tirisinden, ne ölüsinden haber alıp oldıq. Anam on yıl beklegen soñ qartbabam oña: “Qızım, birisini tap da evlen, bir balanen qalacaqsıñmı, qartlığıñnı tüşün”, degende, anam kesen-kes red etti. 25 yaşında qocasından ayırılğan anam başqa iç evlenmedi, ep babamnı bekledi.  Anam  çoq soraştırdı-araştırdı babamnı çeşit arhivlerden. “Bellisiz ğayıp oldı” degen cevap keldi.

Mayıs 18 saba qartbabam saba namazını qılmağa azırlana, abdest ala edi. Azbarda tüfekli askerlerni körip pek qorqtım. Evimizde qomşumıznıñ kelini de otura edi. Şeerde çalışqan oğlu evlengen, yaş kelinni köyge ketirgen, lâkin olarda  taraşlıq. Qartbabama, vaqtınca sizde otursınlar, dep rica etti. Qartbabam, dayım içün azırlanğan odanı berdi olarğa. Dayım ise cenkniñ başında uruşqa ketti. Soñ haber keldi ki, dayım kibi daa 40 nefer qırcıman erlerni gemige yüklep deñizge batırğanlar. Bu haberni eşitken qartbabamnıñ bir kereden saç-saqalı çalardı. “Yedi balamdan bir oğlum maña tayanç olur, dep ümüt ettim, onı da ükümet menden çekip aldı”, dep ağlardı.

İşte, tüfekli askerler azbar içine kirip bir şeyler söylediler, amma onı añlağan kimse olsa da! Kene, bereket bersin, şeerli kelin rusça bile eken.  Qartbabama añlattı: “Osman ağa, urbalarıñıznı, bir -eki çanaq, aşayt alıp, köy hastahanesi yanına ketmek kerek”, dep añlattı.  Qartbabam meşin torbasına çanaq, qaşıq, ötmek qoydı, evden çıqtıq. Baqsaq, anda artıq bütün köy cemaatı toplanğan,  Yanımızğa alğan ötmekni aşadıq, oturamız. Üyle oldı, aqşam oldı, ep oturamız, bir adım bir yana qıbırdamaq yasaq. Ne içün mında oturamız, ne bekleymiz, ne yapacaqlar? Bu suallerge cevabını iç kimse bilmey.  Köyni ise aç sığır, qoy-eçkiler, köpek-kedilerniñ ses-sedası tuttı. Hastahane yanında açıq avada geceledik. Anam askerlernen añlaşıp, evge barıp, yarı  çuval fındıq, biraz un ve dayımnıñ nişan boğçasını ketirdi.  Yolda anam bir avuç undan hamır basıp, teneke üstünde pite pişirdi. Bir qaç dane fındıqnen şu piteçiklerni aşay-aşay kettik. Tizem dört balasınen, qomşu kelin de biznen beraber.

Bizni Ferğana vilâyetiniñ Beşarıq degen yerine geceniñ der maalinde ketirip tüşürdiler. Sabağace bekledik. Küneş çıqqanda arabalarğa yüklep-yüklep qışlaqlarğa alıp kettiler. Bizni bir özbek adamnıñ evine yerleştirdiler. Qarı-qocanıñ eki oğlunıñ ekisi de cenkten kelmegen.  Qapısı-penceresi olmağan bir ahırda oturdıq. Ev saibi bir bağ toban ketirip töşedi yerge: “Oturıñız!” dedi. Yerde oturıp alışmasaq da, lâçare! Kendileri de aç-faqır olsalar da bizge yardım etmege tırıştılar. Anam hamır bastı, amma pite pişirecek yer tapalmadı.  Kene, ev saibi yardım etti. Sabasına biz, balalar boğday tarlasına çıqıp yerge tökülgen boğday daneçiklerini toplap başladı. Beş kiloğa qadar yığğanmız. Barıp degirmende çektirip, evge un ketirdik. Qartbabam bunı körip, pek ağladı: “Ah, balalarım, hor olduñız!”. Bu undan pişirilgen piteler bizim içün dünyada eñ lezetli ötmek olıp köründi.  Amma köyde yaşamaq pek ağır, sıcaq, açlıq, iş yoq.

Büyükler ayda bir kere komendantqa imza qoymağa qatnaylar. Böyle bir künlerden birinde anam komendantqa yalvara, merkezge köçmege izin beriñiz, qartlar ve balalarğa pek ağır, dey.  Komendnant zavod müdirine haber ete. Müdirge de zavodğa teri qayış kerek eken. Qartbabam Qırımdan yanına alğan çantasınıñ qayışını çıqarıp berdi. Çanta işimizge yaradı. Anam işke kirdi.  Rayon merkezine köçtik, balaban çayhananıñ bir köşesine yerleştik. 80 qoranta yaşadı şu çayhana içinde. Tizemniñ kiçigi açlıqtan öldi. Qartbabam özü oqup, özü alıp barıp kömdi.  Anam çalışıp 8 cannı baqtı.  Meni ne balalar bağçasına, ne de mektepke aldılar. Mektepke barmağa da ne urbamız bar, ne ayaqqabımız, ne de defterimiz. Kelgenimizniñ ekinci yılı qartanam, üçünci yılı qartbabam öldi. Olar hastalanğanda men baqtım. Yuvundırdım, aşattırdım. Qartbabam dua etti men içün. Biz anamnen ekimiz qaldıq. 10 yaşında edim, meyva-sebze azırlav bazasına işke kirdim. “Sen  küçüksiñ”, dep almaycaq oldılar.  Yararım men işke, dep inat ettim.  İşimni begendiler. Bir kere pek külünçli bir vaqia oldı. Müdirimiz maña: “Men şeerge işnen ketem. Üylede  bir araba kelecek, sen şifer qayda olğanını kösterir ve sayıp berirsiñ!” , dedi. Men bazanıñ içini-etrafını aylandım, şifer degen şey körmedim. Asılında şifer ne olğanını bilmeyim! Ne ise, qapattım bazanı da, qayttım evge. Sabasına işke kelsem, müdirniñ qabağından qar yağa.  Ne içün şiferni köstermegenimni sorap, darıla.  Men oña şifer ne olğanını bilmegenimni aytqanda, o küldi. “Ya  Qırımda ev damlarını nenen qapatalar?” dep sorağanda, “Kirametnen.   Men kirametni bilem, şiferni bilmeyim”, dedim. Müdir  qolumdan tutup şifer olğan yerge alıp bardı. Men öyle çalışır edim ki, anamdan ziyade qazana edim. Yahşı yaşaycaqmız, amma anam bir belâğa oğradı: sürgünlikniñ birinci aylarında bizge 5 biñ ruble ödünç berdiler. Paralar deñişken soñ deminki beş biñ beş qat arttı, bu borcnı ödegence canımız çıqayazdı.

18 yaşımnı toldurğanda pamuq işlev fabrikasına işke kirdim. İşten  doğru evge qaytam, kino-mino degen yerlerge barmayım. Köydeşim olğan Amet Seytveliyevnen evlendik.  Damartı aldıq, ev qurdıq, beraber eki oğul, eki qız östürdik. 

Qartanam, qartbabam, anam ğurbet topraqlarda qaldılar. 1989 senesi aprel 15 künü Qırımğa qayttıq, Qarasuvbazarnıñ Başı köyüne yerleştik. Köyde kene topraq alıp, yañıdan ev qurıp başladıq. Vatanda yañı evimizde küçük oğlumıznı evlendirdik, torun kördik. Birinci yılları pek ağır edi. Men ormanğa çıqıp, fındıq, qızılçıq cıyıp, bazarda sattım. Bunen kün keçirdik.

Doğğan köyüm Demircige çoq baram, öz evimizni körip qaytam. Evimizde yaşağan maruşke vicdandı eken, içeri qoya, musafir ete. Amma nasıl bıraqıp ketken olsaq, öyle de tura. Ne baqmaq, ne tamir etmek…

Allağa biñ şükürler olsun, Qırımdam. Bir menden — 4 bala, 10 torun ve 10 torunçem oldı.

Episi sürgün ikâyelerine mında basıp irişebilirsiñiz.

Bunlara da bakın: