Fatma Suleyman efendi Kızı - 1944 Kırım Tatar sürgün hatıraları #3

19 Aralık 2019, 19:44

Kırım Tatar halkı 75 yıl önce, 18 Mayıs 1944 tarihinde Sovyetler Birliğinin ve dünya tarihinin en kanlı diktatörlerinden Josef Stalin’in emriyle alınan Sovyet hükûmeti kararı neticesinde Vatan Kırım’dan vahşice sürgün edildi. Kırım Haber Ajansı (QHA), ünlü Kırım Tatar gazeteci Zera Bekirova‘nın 2019 yılında Kırım’da Kırım Tatarca ve Kiril alfabesiyle basılan “Sürgünliknin Taqdiri” (Sürgünlüğün Yazgısı) kitabında, hikayelerini tek tek dinlediği sürgünü yaşayan Kırım Tatarlarının hatıralarını Türkçe ve Kırım Tatarca (latin harfleriyle) yayınlıyor. Üçüncüsünü yayınladığımız “1944 Sürgün Hatıralarında” Fatma Suleyman efendi Kızı, o kara günleri anlatıyor…

Anadolu Türkçesi

Aslında adım soyadım böyle yazılmalı ama 1930-1937 yıllarındaki baskıların akıbetinde babamın adını kullanamadım. İki çocuk annemin soyadına geçtik, aksi halde biz annemle Sibirya’ya sürgün edilecektik.

Aslında üç çocuktuk. 1929 yılında evimize baskın düzenleyen NKVD (Sovetler Birliği’nin gizli polis teşkilatı) görevlilerinden biri tabancasını annemin alnına dayayıp “Hadi çabuk göster altın ve paran nerede? Söylemesen de buluruz, bizim öyle özel bir aletimiz var!” diye bağırdığında 9 yaşındaki ablamın ödü patlamış. “Annem, anneciğim!” diye sarıldı anneme ve o an hastalandı. Doktor çağırmak faydasız, çağırsak da gelmezdi çünkü biz artık “lişön” yani mal mülkü müsadere edilenler sırasına girdik. Bize artık hiçkimse yardım elini uzatmaz. Ablam bir ay yataktan kalkamadı, yanıp söndü. Ağabeyimle ikimiz kaldık. Ben bir buçuk yaşındayım. 1928 yılı 28 Aralık’ta doğdum. Bu hadiseleri sonradan annem anlattı tabii.

Babam Suleyman efendi dindarlar sülalesinden, Markur köy camisinin müftüsü, din okulunu açıp köy çocuklarına Kur’an okumayı öğretip, dini bilgiler vermiş. Gidişat fenalaştıkça babamın arkadaşları ona bu işten vazgeçmesini tavsiye ediyorlar. Ama köy halkı ona “Hocam, çocuklarımızı cahil bırakmayın, biz sizi koruruz!” diye yalvarmışlar. Babam da kalmış, ancak onu yakalamaya geldiklerinde, kitap dolusu çantasını sırtına alıp gittiğinde hiçkimse kapısından çıkıp hocaya bir söz bile söylememiş, vedalaşmamış. Öyle bir dehşet, korku zamanıydı. Annem her zaman “Halkın çocuklarını cahil bırakmayım diye kendi çocuklarını öksüz bıraktı” diye ağlardı. O gidişinden sonra babamı bir daha hiç görmedik.

Babamı alıp götürdüklerinden sonra annemle kendi köyümüze döndük. Ailemiz aslında Kokköz köyünden. Evimiz karşı mahalle yani Zait Bey mahallesindedir. Mahallede cami yaptıran Zait bey yakın akrabamızdır. Babam bizi kurtarmak için annemle güya ayrılmışlardı. Lakin bu durum bizi kurtarmadı. Her gün sabah evimize köy şurasından gelip dolaplarımızı idareye, masa ve sandalyelerimizi okula götürüyorlardı.

Sadece biz değil, bizim yüzümüzden yakın akrabalarımız da zarar gördü. Annemin öz kardeşini “halk düşmanı” soyundan diye üniversiteden kovdular. Köy şurasının başkanı ona, “Yusuf, ablan evinden çıksın, ev köy şurasına geçti. Eşyalarını bir odaya toplasınlar, biz kapıyı kilitleriz, kimse dokunmaz. Bu evde oturmaya artık onun hakkı yok” dedi. Yusuf dayımın da evine el koydular. Nereye gideceğiz? Beş odalı, sofalı evimizden bize bir oda bile vermek istemediler. Bu meseleyi köy cemaatinin genel toplantısında müzakere etmişler. Köy cemaati bizim kendi evimizde 2 odasında yaşamamıza izin vermiş. Evimizin yarısında ise kreş açtılar.

Ağabeyimle ikimiz çocuğuz, tabii sokağa oynamaya çıkıyoruz. Dün anne babası toplantıda “kalsınlar” diyen köydeşlerimizin çocukları bize “kulakların (Sovyet döneminde varlıklı köylülere takılan isim) kuyrukları, lişönler” diye aşağılıyor, hakaret ediyorlar. Ağlaya ağlaya eve anneme koşuyoruz. Garip annem artık bu hakaretlere dayanamadı. 1938 yılında Akmescit’in Bitak köyünde yaşayan akrabalarımızın yanın taşındık. Ağabeyim okulu bitirdi, ben 6. Sınıfı bitirdiğimde savaş başladı. Ağabeyim savaşa gitti ve kayboldu.

18 Mayıs günü (1944 yılı) Bitaklıları kayısı bahçesinde topladılar. Genç yaşlı, çoluk çocuk herkes ağlıyor. Ama toplananlar arasında olan genç bir kadın Hatice Osmanova saçlarını yola yola ağlıyor, feryat ediyor. Onun yanına giden yaşlı kadınlar “Çocuğum sabret hepimiz aynı vaziyetteyiz” dediler. Ama Hatice abla dün, yani 18 Mayıs’ta teyzesine başsağlığı bildirmek için on aylık, anne sütü emen Rüstem oğlunu annesine bırakıp Bahçesaray’dan Bitak’a gelmiş. Akşam dönmek istediğinde NKVD’cilerizin vermemişler sabah gidersiniz diye. Sabah ise sürgün ediyorlar. Hatice abla çok yalvardı askerlere, diz çöktü. Yaş annenin  göğüslerinden akan süt elbisesinin üzerinden yere damlıyordu.

Uzun yıllar sonra öğrendim ki garip kadın oğlunu öyle de bulamamış, annesiyle oğlu bir yere, Hatice abla ise erkek kardeşi Nusret ile başka yere sürgün edilmişler. Hatice abla annesi ve çocuğunun nerede olduğunu öğrenip, izin alıp onları almaya gittiğinde annesi artık vefat etmiş, çocuğunu ise yurda vermişler. O, bütün ömür çocuğunu aradı.

İşte o 18 Mayıs günü bizi yük arabalarına doldurup götürdüler. Ama demiryolu istasyonundan geçtik. Herkesin beti benzi attı, demek ki çöle götürüyor ve orada kurşuna dizecekler. Sarabuz’u geçince bir yerde demiryollarında duran vagonları gördük. Şükür kurşuna dizmeyeceklermiş diye sevindi herkes. Bu mahşer günü bile insanlarımız sevinmeye bir fırsat bulabildiler!

Arabalardan vagonlara yüklediler, gidiyoruz. Kırım’dan çıkıp, Melitopl’den geçerken vagonun kapı aralığından görüyoruz ki, yol kenarında duran insanlar bizi işaret edip elleriyle boğazlarını tutuyorlar. Yani sizi kesmek gerekiyor demek istiyorlar. Azap dolu yolu geçip Parkent bölgesine geldik. Hamama girip çıktıktan sonra arabalara yükleyip götürdüler. Gece saatlerinde bir yere geldik, her yerde ışıklar yanıyor, kazanlar kaynıyor. Önce Özbekler bizden çok korktular, biz de onlardan korkuyoruz. Sonra çok yi anlaştık onlarla. Tezemin oğlu bize “biraz oturun, ben etrafta ne var ne yok öğrenip geleyim” dedi. Kısa zamanda yanında biriyle döndü. Meğer o Kırım Tatarıymış, sürgünden önce Özbekistan’a işe gönderilmiş, evlenip burada kalmış. Bize bayağı tavsiyeler verdi.

1950 yılında Teberti köyü doğumlu Bilâl Seitibraimov’la aile kurduk. Bilâl’ın babası 1930’larda Kırım’dan Özbekistan’a kaçmış. “Ben gidip yerleşeyim, sonra sizi de alırım” diye gitmiş ama 1933 senesi Andijan’da vefat etmiş. Bilâl annesiyle Kırım’da kalmış, annesi kalp hastasıymış. Uzun sürmeden annesi vefat ediyor, 7 yaşında Bilâl’in de kalbinde problem varmış, bu sebepten onu savaşa göndermemişler. Özbekistan’da Bilâl akrabalarını bulmuş.

Bilâl’le dört çocuğumuz oldu: 3 oğlumuz ve bir kızımız. Bir oğlum Taşkent devlet üniversitesinden mezun olup ilimle uğraşmaya başlıyor ve 26 yaşında yüksek lisans için Moskova’ya gideceği zaman suda boğulup ölüyor. Bu acı da yazılmış benım hor alnıma. Annem Kırım’a hasret gözlerini gurbette yumdu. 1983 yılında vefat etti, Yangiyul’de (Yeniyol) defnedildi. Şimdi 5 torunum, 9 torunçem (torunun çocuğu) var, onuncusunu bekleyim.


Bütün sürgün hikayelerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Kırım Tatarca

Asılında adım-soyadım böyle yazılması kerek, amma 1930-37 senelerniñ basqıları aqibetinde babamnıñ adını qullanıp olamadım.. Eki bala anamnıñ soyadına keçtik, aks alda biz anamnen Sibirge sürgün olunacaq edik. 

Asılında üç bala edik. 1929 senesi evimizge tintüvnen kelgen NKVD hadimlerinden biri tapancasını anamnıñ mañlayına tiklep: “Qana, çabuq köster altın ve paralarıñız nerede? Söylemseseñ de taparmız, bizde öyle mahsus alet bar!”, dep pek qıçırganlarında 9 yaşında tatam ğaripçik qorqqanından ötü patlayazdı. “Anam, anaçığım!”, dep sarıldı anama ve şu daqqası hastalandı. Doktor çağırmaq faydasız, çağırsaq da kelmez edi, çünki biz artıq “lişön” yani mal-mülkü musadere etilgenler sırasına keçtik. Bizge artıq iç kimse yardım elini uzatmaz. Tatam bir ay töşekte yatıp, yanıp-söndi. Ağam ekimiz qaldıq. Men bir buçuq yaşındam. 1928 senesi 28 aralıqta doğdım. Bu adiselerni maña soñundan anam añlattı tabiiy. 

Babam Suleyman efendi dindlarlar sülâlesinden, Markur köy camisiniñ müftisi, din mektebini açıp, köy balalarına Quran oqumaqnı ögretip, diniy bilgiler bergen.  Ketişat fenalaşıp başladıqça babamnıñ arqadaşları oña bu işten vazgeçmekni tevsiye eteler. Amma köy halqı oña “Ocam, balalarımıznı cail taşlamañız, biz sizni qorçalarmız!”, dep yalvarğanlar. Babam qalğan, ancaq onı yaqalamağa kelgenlerinde, kitap tolu çantasını sırtına asıp ketkende iç kimse qapısından çıqıp hocağa bir ağız söz aytmağan, ozğarmağan. Öyle bir deşet, qorqu zamanı edi. Anam daima ökünip ağlar edi: “Halqnıñ balalarını cail taşlamayım, dep öz balalarını öksüz taşladı”. Şu ketişten biz babamnı bir daa körmedik.

Babamnı alıp ketkenlerinden soñ  anamnen öz köyümizge qayttıq. Ailemiz asılında Kokköz köyünden.  Evimiz qarşı maalle yani Zait-bey maallesindedir.  Maallede cami yaptırğan Zait-bey yaqın aqrabamızdır.  Babam bizni qurtarmaq maqsadında  anamnen sanki ayırılışqanlar. Lâkin bu al bizni qurtarmadı. Er kün saba evimizge köy şurasından kelip dolaplarımıznı idarege, masa ve skemlelerimizni  mektepke alıp kete ediler.

Tek biz, degil yaqın aqrabalarımız da zarar kördiler bizim yüzümizden. Anamnıñ doğmuş qardaşını “halq duşmanı” soyundan dep universitetten quvdılar.  Köy şurasınıñ reisi oña ayta: “Yusuf, apteñ evinden çıqsın, ev köy şurasına keçti. Eşyalarını bir odağa toplasınlar, biz qapını kilitlermiz, kimse toqunmaz. Bu evde yaşamağa artıq onıñ aqqı yoq”, – dey.  Yusuf dayımnıñ da evini tartıp aldılar. Qayda baracamız. Beş odalı, sofalı evimizden bizge bir odasını bile bermege istemediler.  Bu meseleni köy cemaatınıñ umumiy toplaşuvına muzakerege qoyğanlar.  Köy cemaatı bizim öz evimizde 2 odasında yaşamağa razılıq bergenler. Evimizniñ yarısında ise balalar bağçası açtılar.

Ağamnen ekimiz balamız, ebet, soqaqqa oynamağa çıqamız. Tünevin ana-babası toplaşuvda “qalsınlar” dep qol kötergen köydeşlerimizniñ balaları bizni “kulak quyruqları, lişönlar” dep sümsükley, aqaret eteler. Ağlaya-ağlaya evge anama çapamız. Anam ğarip  artıq bu aqaretlevlerge dayanalmadı. 1938 senesi Aqmescitniñ Bitaq köyünde yaşağan  soylarımıznıñ yanına köçtik.  Ağam mektepni bitirdi, men 6-ncı sınıfnı bitirgenimde cenk başlandı. Ağam cenkke ketti ve ğayıp oldı.

Mayıs 18-de Bitaqlılarnı qaysılıqta topladılar. Er kes — qart-yaş, bala-çağa ağlaşa. Amma toplanğanlar içinde yaş bir qadın Hatice Osmanova başında saçlarını yulqıp-yulqıp, ağlay, fiğan qopara.  Onıñ yanına barğan esli qadınlar: “Balam, sabır et, epimiz şu aldamız”, dediler. Amma, Hatice apte dün, yani mayıs 17-de, tizesine başsağlığı bildirmek içün on aylıq emizikli Rustem öglançığını anasına taşlap,  Bağçasaraydan Bitaqqa kelgen. Aqşam qaytacaq olsa, NKVDciler  izin bermegenler, saba ketersiz, dep. Saba ise sürgün eteler. Hatice apte pek yalvardı askerlerge, tiz çökti. Yaş ananıñ köküslerinden aqqan süt anteriniñ üstünden yerge çıbıra edi. 

Çoq yıllar keçken soñ soraştırıp bildim ki, ğarip qadın oğlunı öyle de tapalmağan, anasınen oğlu bir yerge, Hatice apte ise oğlan qardaşı Nusretnen başqa yerge tüşkenler. Hatice apte anası ve balasınıñ qayerde olğanını bilip, izin alıp olarnı alıp kelmege barğanda, anası artıq vefat etken, balasını ise yurtqa bergenler. O, bütün ömüri qıdırdı şu balasını.

İşte, şu mayıs 18 künü bizni yük maşinalarına toldurıp alıp kettiler. Amma demiryol vokzalından keçtik. Er kesniñ çırayı ap-aq kesildi, demek, çölge alıp keteler ve anda qurşunlaycaqlar. Sarabuzdan keçkenimizden soñ nasıldır bir yerde demir yollarında turğan vagonlarnı kördik.  Şükür, atmaycaqlar eken, dep er kes sevindi. Bu mahşer künü bile insanlarımız sevinmege bir fursat tapabildiler!

Arabalardan vagonlarğa yüklediler, ketemiz. Qırımdan çıqıp, Melitopolden keçeyayetqanda vagonnıñ qapısı arasından köremiz, yol kenarında turğan adamlar bizge işmar etip, qollarınen boğazlarını tutalar. Yani sizni kesmek kerek, deycek olalar.  Azaplar tolu yolnı keçip, Parkent rayonına keldik.  Ammamğa kirip çıqqan soñ arabalarğa yüklep alıp kettiler.  Gece maalinde bir yerge kelsek, er yerde ışıqlar yana, qazanlar qaynay. Başta özbekler bizden pek qorqtılar, biz olardan qorqamız. Soñra pek yahşı añlaştıq olarnen. Tizemniñ oğlu Cafer ağam bizge, tekâran oturıñız, men ortalıqta ne bar, ne yoq, bilip keleyim, dedi.  Tez vaqıttan yanında bir adamnen qayttı.  Meger, o qırımtatarı eken, sürgünlikten evel Özbekistanğa işke yollanılğan, mında evlenip qalıp ketken eken.  Bizge bayağı tevsiyeler berdi.

1950 senesi doğma Teberti köyünden Bilâl Seitibraimovnen aile qurdıq.  Bilâlnıñ babası 1930-larda Qırımdan Özbekistanğa qaçqan. “Men barıp yerleşeyim, soñ sizni alırım”, dep ketken, amma 1933 senesi Andijanda ölgen.  Bilâl anasınen Qırımda qalğan, anası qalp hastası eken. Çoqqa barmay anası öle, 7 yaşında Bilâlnıñ da qalbinde problemi bar edi, şu sebepten cenkke almağanlar.  1944-te ise emek ordusına alıp keteler.  Özbekistanda Bilâl aqrabalarını tapqan.

Bilâlnen ekimizniñ dört balamız — üç oğlum, bir qızım oldı. Bir oğlum Taşkent devlet universitetini bitirip, ilimge berilde ve 26 yaşında Moskvağa aspiranturağa ketecekte  suvğa boğulıp öldi. Bu yanıq da yazılğan menim hor mañlayıma. 

 Anam Qırımğa  asret közlerini ğurbette yumdı, 1983 senesi vefat etti, Yangiyülde defn etildi.

Şimdi 5 torunım, 9 torunçem bar, onuncısını bekleyim.


Episi sürgün ikâyelerine mında basıp irişebilirsiñiz

18 MAYIS 1944
Fatma Suleyman Efendi Kızı
KIRIM TATAR SÜRGÜNÜ
Bunlara da bakın: