Edaye Seyit-İslâm Kızı - 1944 Kırım Tatar Sürgün Hatıraları #6

09 Ocak 2020, 19:44

Kırım Tatar halkı 75 yıl önce, 18 Mayıs 1944 tarihinde Sovyetler Birliğinin ve dünya tarihinin en kanlı diktatörlerinden Josef Stalin’in emriyle alınan Sovyet hükûmeti kararı neticesinde Vatan Kırım’dan vahşice sürgün edildi. Kırım Haber Ajansı (QHA), ünlü Kırım Tatar gazeteci Zera Bekirova‘nın 2019 yılında Kırım’da Kırım Tatarca ve Kiril alfabesiyle basılan “Sürgünliknin Taqdiri” (Sürgünlüğün Yazgısı) kitabında, hikayelerini tek tek dinlediği sürgünü yaşayan Kırım Tatarlarının hatıralarını Türkçe ve Kırım Tatarca (latin harfleriyle) yayınlıyor.

Altıncısını yayınladığımız “1944 Sürgün Hatıralarında” Edaye Seyit-İslâm Kızı çocuk yaşta nasıl yapayalnız kaldığını, sürgün öncesinde ve sonrasında ailesini nasıl kaybettiğini okurken yüreğiniz ağrıyacak. Allah bu acıları tekrar yaşamayı nasip etmesin.

Anadolu Türkçesi

15 Mart 1929 tarihinde Kezlev vilayetinin Kaymançı köy şurasına giren Bay Bolat köyünde dünyaya geldim. Tam o dönemde Kırım’da eğitimli, dindar ya da biraz varlıklı insanların mal mülküne el koyup, kendilerini ya hapse atmışlar  ya da Ural’a sürgün etmişler. Babam Seit-İslâm ve Emir-Amet amcam ikisi de bu belaya uğradılar. Mülkünü alsalar da kendilerine dokunmamışlar. 1932 yılında annem vefat edip, biz 3 kız- Elme ve Hatice ablalarımla ben öksüz kaldık. Babam başka bir kadınla evlendi. Analığımız çok iyi bir kadındı, bizi hor görmedi.

1937 yılında babamla amcamı Ural’a sürgün ettiler. Âya-acı amcama gelen mektupta babam çocuklarını ona emanet ettiğini ve tez vakitte geri döneceğini bildiriyor. Altı ay sonra babam vefat etmiş, onun ölümünün 9. Gününde amcam da vefat etmiş. Neden öldüklerini, nereye gömüldüklerini hiç bilmiyoruz.

Ben okula başladım, ikinci sınıf bitireceğim zaman savaş başladı. Bizim öğretmenimiz de savaşa gitti ve bir daha hiç dönmedi. Savaştan önce Elme ablam evlenip iki çocuğu olmuştu. Kocasını 1941 yılında cepheye aldılar. Eniştemiz öyle de dönmedi.

18 Mayıs günü (1944) tan vaktinde askerler kapımıza vurup içeri girdiğinde analığım ablamı ve beni uyandırıp temiz kıyafetlerimizi giydirdi. “Onlar bizi kurşuna dizmeye götürüyorlar, giysilerimiz kefenlerimiz olur” dedi bize. Hiçbir şey almadık. Cemaati köyün ortasına topladılar. Hayvanlar, köpekler avlularda bağlı kaldı. Akşam yük arabalarına doldurup Kezlev’e götürdüler, orada da hayvan vagonlarına yüklediler.

18-20 gün yol gittikten sonra bizi Mirzaçöl’e getirdiler. Elme ablam kaynanası ve iki çocuğuyla bizden ayrı düştü. Sürgünün ilk günlerinde önce kaynanası ölmüş ve ona, “Sana kabir kazmak zor olur, beni bir arığın kenarına üzerimdeki kıyafetlerle gömersin” demiş. Ablam kaynanasının cesedini küçük bir arabaya yükleyip, arık kenarına götürüp gömmüş. Eve döndüğünde küçük kızı ellerini uzatarak “Mammam, mammam!” diye ağlıyor. İki çocuğu da öyle açlıktan öldüler. Ablam çocuklarını da kaynanasının yanına gömmek için götürdüğünde kaynanasının cesedini çakallar kazıyıp çıkarmışlar bile. Ablam çocuklarınıın cesetlerini de aynı şu mezara gömüp dönüyor ama evine giremiyor. Dışarıda ağlamaya devam ediyor. Bunları ablam bize sonra anlattı, o günlerde biz onun yanında değildik, ziyaret etmemiz yasaktı.

Biz Hatice ablam ve üvey annemle oturduğumuz ev başka bir köydeydi. Herkes tifo hastalığına yakalandı. İlk olarak ben hastalandım. Hastanede bayılmışım, beni öldü sanıp morga götürmüşler. Gecenin bir yarısı acıkarak uyandım. Korkup ağlamaya başladım, koridoru yıkayan temizlikçi kadın, “Öldü denen kız dirildi!” diye bağırdı. Açlıktan yürüyemiyorum, emekleyerek gidiyorum. Neyse ki eve döndüm. O arada Hatice ablam da hastalandı. Onu da hastaneye götürdüler, ama onu ziyaret edecek, yemek götürecek ne kimse var ne de yeyicek bir şey var! On altı yaşındaki kız zar zor ayakta duruyor, bir deri bir kemik kaldı, bir elinde değnek ona yaslanarak geldi. Evde ne yemek var, ne de su. Analığım beni usta başı Sarıbay ağabeye dilenmeye gönderdi. Gittim. “Sarıbay ağabey, bize borç olarak bir kilo mısır verir misiniz! İlkbaharda biz ekince geri veririz” dedim. O bana bir kilo mısır verdi. Sevine sevine eve getirdim. Hızlıca onu suyla karıştırarak, yağsız tuzsuz pişirdik. Karnımız doydu.

Sabaha yine açız. Ablamın durumu fenalaştı. Zorla ayaklarını sürükleyerek tarlaya gitti. Ben de onunla gidiyorum, belki yiyecek bir şey buluruz diye. Tarlada çalışan insanlar öğle yemeğini yiyip kalktıktan sonra o yeri didikleyip bir buğday tanesi buldum, yarısını ısırıp diğer yarısını ablama verdim. O bana “Kendin ye!” diye almadı. Yağmur yağmaya başladı, eve dönüyoruz. Ev dediğimiz de kapısı penceresi olmayan karanlık bir kulübe. Yere toban döşedik, orada birbirimize sarılıp yatıyoruz işte. Çakallar uluyorlar. Ablam bana, “Kardeşim bana elini ver, ben öleceğim” dedi ve şu yerde can verdi. Analığımla ikimiz kaldık. İlkbaharda mısır ektik. Bir gün garip analığım ölmüş, ben duymadım. İdareye gittim. Başkan beni eve gönderdi, “yardıma molla gönderirim” dedi. Molla da aramızdaki yaşlı Mambet ağabey idi. Gelip ablam ve annemi yıkayıp kabristana götürdüler. Ben idareye gidip geliyorum, dışarıda kapının yanında oturuyorum, belki oradaki işçiler yiyecek bir şey verirler diye. Başkan yardımcısına “Bu kıza yiyecek bir şeyler ver” dedi. Yardımcısı da “Ne vereyim, köyde farelerden başka yiyecek hiçbir şey yok ağabey!” diye ağladı. Başkan beni kendi evine götürdü ve bir kase yoğurt verdi. Mollamız Mambet ağabeyin evinde yaşadım. O, çocuklarına “Edaye ablasını bulana kadar bizde kalsın” diye vasiyet etti.

Arayıp Elme ablamı buldum. Lakin, zavallım başına gelen bu kadar müsibete dayanamayıp 36 yaşında vefat etti. Ailemizden sadece ben sağ kaldım. Bin bir meşakat çekerek büyüdüm. Çalıştım. 1960 yılında Mambet isimli delikanlıyla evlendim. Üç oğlum oldu. Bu kadar zorluk, kayıp çekerken bir daha hiç gülmem, sevinmem diye düşünmüştüm. İnsan taştan da sert oluyormuş. Ömrümde sevinçli günler de oldu. Oğullarımı evlendirdim, torunlarım oldu. Sevdiğim Vatanıma kavuştum. İki oğlum köyde, bir oğlum Kezlev’de yaşıyor.



Bütün sürgün hikayelerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Kırım Tatarca

1929 senesi mart 15-te Kezlev vilâyetiniñ Qaymançı köy şurasına kirgen Bay Bolat köyünde dünyağa keldim. Tamam o vaqıtlarda Qırımda oqumış, dindar  ya da biraz allı-taqatlı  insanlarnıñ mal- mülküni çekip alıp, özlerini qapatqan ve ya da Uralğa sürgün etkenler. Babam Seit-İslâm ve  Emir-Amet emcem ekisi şu belâğa oğradılar.  Mülküni alsalar da, özlerine toqunmağanlar. 1932 senesi anam vefat etip, biz üç qız – Elme, Hatice tatalarım ve men  öksüz qaldıq. Babam başqa qadınğa evlendi. Analığımız pek yahşı qadın edi, bizni horlamadı.

1937 senesi babamnen üyken babamnı(Kezlev tarafta emcege öyle aytalar) Uralğa sürgün ettiler.  Âya-acı emceme kelgen mektüpte babam balalarını oña emanet etkenini  ve tezden qaytıp kelecegini bildire. Altı aydan soñ babam ölgen, onıñ ölüminiñ doquzıncı künü üyken babam da vefat etken. Neden öldiler, qayda kömüldiler — iç haberimiz yoq.

Men mektepke bardım, ekinci sınıfnı bitireyatqanda cenk başlandı. Bizni oqutqan ocamız da cenkke ketip, bir daa qaytmadı. Cenkten evel Elme tatam evlenip, eki balalı olğan edi.  Qocasını  1941 senesi cebege aldılar. Eniştemiz öyle de qaytıp kelmedi.

Mayıs 18 künü tañda askerler qapımıznı qaqıp, içeri kirgende analığım tatamnı ve meni uyantıp temiz urbalarımıznı kiydirdi. “Olar bizni atmağa alıp keteler, urbalarımız kefinligimiz olur”, dedi o bizge. İç bir şey almadıq.  Cemaatnı köyniñ ortasına cıydılar. Ayvanlar, köpekler  azbarlarda bağlı qaldı. Aqşam yük maşinalarına toldurıp Kezlevge alıp kettiler, andan da mal taşığan vagonlarğa yüklediler.

18-20 kün yol yürgen soñ bizni Mırzaçölge ketirdiler. Elme tatam qaynanası ve eki balasınen bizden ayrı tüşti. Sürgünlikniñ birinci künlerinde başta qaynanası ölgen ve oña: “Saña qabir qazmaq zor olur, meni bir arıqnıñ çetine üstümdeki urbamda kömersiñ”, degen.  Tatam qaynanasınıñ cesedini arabaçıqqa yüklep, arıq kenarına alıp barıp kömgen. Evge qaytsa küçük qızçığı qollarını uzataraq “Mammam, mammam!” dep ağlay. Eki balası da öyle açlıqtan öldiler. Tatam balalarını  da qaynanasınıñ yanına kommek içün alıp barsa, qaynanasınıñ cesedini endi şakallar qazıp çıqarğanlar.  Tatam  balalarını da kene şu qabirge qoyıp qayta ve evine kirip olamay. Tışarıda ağlap otura. Bularnı tatam bizge soñ tarif etti, o künleri biz onıñ yanında degil edik, ziyaret etmek yasaq edi.

 Biz Hatice tatam ve ögey anam üyümiz  başqa qışçlaqta edik. Er kes tif hastalığına oğradı. Birinci men hastalandım.  Hastahanede esimni coyğanım, meni öldi bellep, ölühanege çıqarğanlar. Geceniñ bir maalinde pek aç olıp uyandım. Qorqıp ağlap başlağan edim, koridornı yuvğan ferraş qadın: “Vay, öldi degen qız tirildi!”, dep qıçırdı. Açlıqtan yürip olamayım, dörtayaqlap baqalayım. Ne ise evge qayttım.  Şu arada Hatice tatam hastalandı. Onı da hastahanege alıp kettiler, amma onı yoqlaycaq, aş alıp baracaq ne kimse bar, ne de aşaycaq bir şey bar! On altı yaşında qız zar-zornen ayaqlarında tura, quru terinen kemikleri qaldı, bir qolunda tayaq, oña tayanıp keldi. Evde  ne aş bar, ne suv. Analığım meni brigadir Sarıbay akağa tillenmege ciberdi.  Kettim. “Sarıbay aka, bizge borcğa bir kilo mısır berseñiz! Baarde biz eksek, qaytarırmız”, dedim.  O maña bir kilo mısır çıqarıp berdi.  Quvana-quvana evge ketirdim. Tez-tez onı suvğa çayıp, yağsız, tuzsız pişirdik. Qursaqlarımız toydı.

Sabasına kene açmız. Tatamnıñ alı pek fenalaştı. Tarlağa ketti zar-zornen ayaqlarını süyreklep. Men de onıñnen beraber ketem, belki bir şey taparmız aşamağa, dep. Tarlada çalışqan kişiler üyleligini aşap turğan soñ, o yerni qarmalap-qarmalap bir boğday danesini taptım, yarısını tişlep, diger yarısını tatama berdim. O maña: “aşa özüñ!” dep almadı. Yağmur yağıp başladı, evge qaytamız. Ev degenimiz de qapısı-penceresi, ışığı olmağan bir külbeçik.  Yerge toban töşedik, onda biri-birimizge sarılıp yatamız işte. Şakallar uvuldaylar. Tatam maña: “Kadam, ber qoluñnı, men ölecekmen”, dedi ve şu yerde can berdi. Analığımnen ekimiz qaldıq. Baarde mısır saçtıq. Bir kün analığım ğarip ölgen, men duymadım.  İdarege bardım. Reis meni evge qaytardı, yardımğa mollanı ciberirim, dedi. Mollaqay da  aramızdaki qart Mambet aqay edi. Kelip tatamnı ve anamnı yuvıp, qabristanğa alıp kettiler. Men idarege qatnayım, tışarıda qapı yanında oturam, belki andaki işçiler bir şey berirler aşamağa dep. Reis yardımcısına: “Ber bu qızğa aşamağa bir şey”, dedi. Yardımcısı da: “Ne bereyim,  köyde sıçanlardan başqa aşamağa iç bir şey yoq, aka!” dep ağladı. Reis meni öz evine alıp bardı ve bir kese qatıq berdi. Mollamız Mambet aqaylarnıñ evinde yaşadım.  O, balalarına vesiyet etti: “Edaye tatasını tapmağance bizde tursın”.

Soraştıra-qıdıra Elme tatamnı taptım. Lâkin, zavallı başına tüşken bu qadar müsibetlerge dayanlamyıp 36 yaşında öldi. Ailemizden tek bir men sağ qaldım.  Biñ bir meşaqatlar çekip büyüdim. Çalıştım. 1960 senesi Mambet degen yigitnen evlendim. Üç oğlum oldı. Bu qadar zorluqlar, ğayıplarnı çekerkenim, bir daa iç külmem, sevinmem, dep bellegen edim. İnsan taştan da qattı ola eken. Ömürimde quvançlı künler de oldı. Oğullarımnı evlendirdim, torunlarım oldı. Sevimli Vatanıma qavuştım. Eki oğlum köyde, bir oğlum Kezlevde yaşay.


Episi sürgün ikâyelerine mında basıp irişebilirsiñiz

18 MAYIS 1944
KIRIM TATAR SÜRGÜNÜ
Sürgün hatıraları
Bunlara da bakın: