Prof. Dr. Mehmet Akif Kireçci: Bölgenin güvenliği için arzumuz, Kırım’ın eski statüsünün hızlı şekilde iade edilmesidir

Haberler
E. K.
23 Kasım 2020, 20:05
E. K.
23 Kasım 2020, 20:05

Esma Kasar/QHA-Ankara

Amerika Birleşik Devletleri’nde kıyasıya rekabetle geçen başkanlık seçimleri sonrası yeni yönetimin dış politikaya yönelik yansımaları merak ediliyor. ABD-Rusya geriliminin işgal altındaki Kırım’a yönelik yansımalarını ve Dağlık Karabağ’daki ateşkes sürecine ilişkin tutumunu, Prof. Dr. Mehmet Akif Kireçci Kırım Haber Ajansı için değerlendirdi. Prof. Dr. Kireçci, “Biden yönetimi Rusya’ya karşı Trump kadar esnek olmayacak” ifadelerini kullandı ve Kırım’ın yeniden eski statüsüne dönmesi gerektiğini vurguladı.

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı, Türkiye Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Kireçci ile yaptığımız röportajda; ABD’deki başkanlık seçimleri sonrası yeni dönemde ABD-Rusya ilişkilerini, yeni ABD yönetiminin Kırım konusunda izleyeceği politikayı, Kırım’ın Türkiye’nin dış politikasındaki yerini, Dağlık Karabağ’da yaşanan ateşkes sürecini ve Rusya’nın “barış gücü” adı altında bölgeye gönderdiği askeri birliklerin durumunu konuştuk.

-Akif  Bey, Türk dış politikasında Kırım’ın yerini nasıl görüyorsunuz?

-Kırım, biliyorsunuz, Türkiye’nin çok önem verdiği bir bölge. Bizim kardeşlerimiz orada yaşıyor. Onları Türklerin bir devamı olarak görüyoruz. Kuzey’den gelen Türk milletinin oradaki varlığının devamı bizim için hem tarihsel anlamda hem de bugünkü politikalar açısından çok önemli. Türkiye Cumhuriyeti devleti Kırım’ın 2014’teki ilhakını tanımıyor. Bizim yaklaşımımız Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün korunması ve en sorunsuz şekilde Kırım’ın eski özerk statüsüne iade edilmesi. Devletimizin buradaki tutumu bellidir, Türkiye her anlamda ve her platformda Kırım’ın yanındadır. Öte yandan Türkiye mevcut durumda da Kırımlıların daha iyi şartlarda varlıklarını sürdürebilmesi için de elinden geleni yapmaktadır.

Kırım 1783 yılında Rus imparatorluğu tarafından ilhak edildiğinde, birinci hedefi İstanbul’u ele geçirmek ve Bizans’ı tekrar yaratmaktı. Aradan 2,5 asır geçtikten sonra Rusya Kırım’ı tekrar işgal etti. Şimdi farklı bir emeli mi vardır, yoksa 250 yıl önceki hayali devam mı ediyor? Kırım’ın işgal altında olması Türkiye için tehdit oluşturan bir durum mudur?

-O zaman Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusya vardı, şimdi Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti var. Benim şahsi kanaatim tarih bize olumlu yaklaşımlar için ilham vermeli, daha çok savaş ve çatışma için değil.

Bugüne dönecek olursak, etrafımızdaki her türlü askeri ve siyasi kriz bizi rahatsız eder; hele bu kriz bizim kardeş bildiğimiz bir milletle ilgiliyse. Başta da ifade ettiğim gibi, Türkiye burada istikrarın ve güvenliğin referansı olmak istiyor ve bunu da zannediyorum başarıyor son dönemde. Ülkemiz önemli katkılar verdi bölgesel güvenliğe. Tabii ki Kırım’ın ilhakı istikrarı sarsıcı bir eylem olarak kayda geçti. Rusya’nın 21. yüzyılda, yeni dünyada daha barışçıl, çevresiyle ve etrafındaki ülkelerle, müttefikleriyle daha yapıcı bir ilişki içerisinde olması bizim temel arzumuz. Bu anlamda Kırımlı kardeşlerimizin üzülmesi bizi de üzer. Ukrayna’nın toprak bütünlüğü bölgesel barışa katkı sunacak bir adım olacaktır. 21. yüzyılda yaşıyoruz ve bu belirsizlik ortamında da ülkeleri daha ileriye taşıyacak olan şeyin çatışma değil, işbirliği olduğu kanaatindeyim.

-Karadeniz bölgesinin güvenliği açısından peki?

-Türkiye’nin Karadeniz’e uzun bir kıyısı var ve biz aynı zamanda bir Karadeniz ülkesiyiz. Türkiye hem NATO üyesi hem de komşularıyla iyi geçinmek zorunda olan bir ülke. Zaten etrafımız birçok krizle çevrilmiş durumda. Bizim Rusya ile de çok farklı boyutlarda ilişkilerimiz var. Bir taraftan doğal gaz ihtiyacımızın büyük bölümünü Rusya’dan temin ediyor, diğer yandan AB ülkelerine ulaştırılacak  doğal gaz için de bir güzergah konumundayız. Bütün bu ilişki modelleri bölgenin güvenlik ve istikrarına katkı sağlayacak adımlardır. 

Bu çerçeveden baktığımızda Karadeniz güvenliğinin temel taşlarından birisi Türkiye’dir. Eğer Karadeniz bölgesinde bir istikrarsızlık ortaya çıkarsa bu çevre ülkelere de yansır. Bizim arzumuz bu değil tabii ki. Türkiye Karadeniz’de, Ege’de ve Akdeniz’de yine istikrarın devamı için hem Deniz Kuvvetleriyle hem Hava Kuvvetleriyle bölgeyi sürekli tarassut etmektedir. Tekrar etmek gerekirse bizim arzumuz Rusya’nın çevresiyle çok daha iyi ve barışçıl bir çizgi içerisinde ilişkilerine devam etmesi. Ben şahsen hem Türkiye hem de Rusya’nın bölge ülkelerine çok daha yapıcı etkiler üretebilecek işbirliklerine açık olduğunu, bölgenin de buna ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Türkiye, Birleşmiş Milletlerde Kırım’ın işgali ile ilgili alınan kararlara hep destek verirken, eski Sovyet ülkeleri olan Türk Cumhuriyetleri yapılan oylamalarda ya kararları desteklemedi ya da çekimser kaldı. Türk Cumhuriyetlerinin bu tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlıklarını kazanan kardeş cumhuriyetlerde Rusya’nın hala etkin olduğu bir sır değil. Bağımsızlık uzun bir süreç, birçok boyutu var. Neticede Birleşmiş Milletler üyesi olan ülkeler, bağımsızlıklarını kazanmış ülkeler kendi devletlerinin kararlarını oraya yansıtırlar. Biz kendi kararlarımızdan mesulüz. Tabii ki Kırım’ın ilhakı Türkiye Cumhuriyeti’nin tanımadığı bir karar. Bu anlamda biz Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü her platformda destekliyoruz ve işgali tanımadığımızı ifade ediyoruz. Ben ümit ediyorum ki Orta Asya’daki kardeş cumhuriyetlerimiz de bizimle fikri paylaşma noktasında buluşurlar. Onları zorlayamayız, belki biraz zaman tanımak lazım.

– Donbas’taki çatışmaların barışçıl yollarla çözülmesi için yapılan görüşmeler için bir platform olarak Belarus belirlenmiş ve Minsk Temas Grubu kurulmuştu. Belarus’ta yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra meydana gelen olaylar ve ülkenin Ukrayna’daki olaylarla ilgili taraflı tutum sergilemesi nedeniyle Minsk’in görüşmelerin yapılması için uygun bir platform olmadığı görüşleri dile getirilmişti. Türkiye bu meselede Belarus’un yerini alabilir mi?

-Bu, tarafların onayına ve isteğine bağlı. Türkiye tabii ki bu platforma ev sahipliği yapabilir, burada hiçbir sorun yok, ancak bunu Rusya’nın da istemesi lazım. Türkiye daha önce Kafkasya’daki diğer problemler yaşandığında da işbirliği konusunda, arabulucu olma konusunda elinden geleni her zaman yaptı. Gürcistan’daki çatışmalarda da Türkiye, Rusya ile Gürcistan arasında arabuluculuk üstlenme konusunda inisiyatif almak istemişti o dönemde. Bizim bu konulara bakışımız şu: Karadeniz ve Kafkaslardaki istikrar sadece bölge insanlarına ve bölge ülkelerine değil aynı zamanda küresel barışa da katkı verecektir.

Dolayısı ile buradaki çatışmaların uzaması, devam etmesi, insanların birbirine olan ayrılıkçı bakışı, bölgenin hem refahını hem istikrarını bozar. Türkiye taraflar istedikten, Rusya kabul ettikten sonra sonra böyle bir platforma ev sahipliği yapmaktan memnun olur.

BİDEN YÖNETİMİ RUSYA’YA BASKI GETİRECEKTİR

– Gelecek dört yılda ABD’nin başında ta SSCB döneminden beri siyaset yapan bir devlet adamı olacak. Başkanlık seçimlerini kazanan Joe Biden, yaptığı açıklamalarda, Rusya’yı ABD’nin güvenliğine en büyük tehdit unsuru olarak göstermişti. Biden’in başkanlık seçimlerini kazanmasından sonra Putin, Biden’ı henüz tebrik etmedi, seçim sonuçlarının açıklanmasını bekliyor… Bu durum bile ABD-Rusya ilişkilerinin geleceğine dair önemli doneler içeriyor… Biden döneminde ABD-Rusya ilişkilerinde ne tür değişiklikler yaşanabilir? ABD’nin NATO ve AB ilişkileri nasıl şekillenir?

-Biden’in kazandığı tescil edilirse, bazı şeylerin değişeceği gayet açık. Özellikle Biden’in Rusya’ya bakışı biraz farklı Trump’a göre. Trump aslında sadece Rusya değil, Çin dışında dünyadaki birçok bölgede, “disengagement” dediğimiz bir politika izledi, yani Amerikan birliklerini Afganistan’dan, Almanya’dan çekmeye çalışıyor. Şunu ifade etmek gerekir ki, başkanlar ne derse desin, Amerika’da askerî ve istihbarat birimleri bazı konularda geri adım atmıyor. Yani kurumların farklı yaklaşımları olabiliyor kriz bölgelerine ve problemlere. Burada da Amerika’nın birçok kurumu, özellikle güvenlikle ilgili kurumları, mevcut Rusya’yı Sovyetler’in bir devamı olarak görüp onu “contain” etmek, gücünü azaltmak ve geriye düşürmek gibi bir politika yürütmek isteyebilir. Bu anlamda ben, Amerika’da bir Biden başkanlığının Rusya’ya baskı getireceğini düşünüyorum. Sadece Avrupa’da değil, Doğu Avrupa’da, belki Ortadoğu’da, belki başka bölgelerde de Rusya’ya karşı hamleler geliştirmek isteyeceklerdir. Bununla ilgili işaretler de zaten var. Rusya bu hamlelere nasıl cevaplar üretecek, onları da hep beraber göreceğiz. Trump Rusya ile cepheleşmediği için, böyle bir politika benimsemediği için, Rusya’dan destek aldığı, seçimlerde Rusların Trump’a yardım ettiği konusunda birtakım iddialar gündeme geldi. Bunlar gerçi soruşturmalarda tespit edilemedi ama bu tür iddialar her zaman Trump’ın başında Democles’in kılıcı gibi durdu.

Amerika Birleşik Devletleri’nin ve NATO’nun Doğu Avrupa’nın önemli ülkelerine örneğin Polonya gibi, örneğin Romanya gibi ülkelere zaten yığınak yaptığını biliyoruz. Bu, son birkaç yıldan beri olan bir şey değil ama on yıllardan beri böyle bir politikası var zaten Amerika’nın ve NATO’nun. Pentagon da bu anlamda Rusya’yı biraz daha sınırlama pozisyonuna hazır bekliyor. Burada bir gerilimin belki Asya’dan, yani Çin’den Rusya’ya kayma ihtimali de söz konusu. Bu da Avrupa’nın kuzeyini biraz daha hareketlendirecek, bu bölgedeki gerilimi biraz daha tırmandıracak gibi görünüyor önümüzdeki dönemde. 

Biden  yönetimin Rusya’yı pek mutlu ettiği kanaatinde değilim. Ama Sovyetler döneminde de görüşmeler her zaman yapılırdı, şimdi de yapılıyor, bundan sonra da yapılacak. Bu bir güç oyunu. Bu güç oyununda Rusya da kendisi için alan açmaya çalışıyor; hem Doğu Avrupa’da hem Orta Doğu’da, hem Asya’da. Soğuk Savaş’tan sonraki dönemde büyük güçler, Çin gibi, Avrupa Birliği, Amerika, Rusya gibi güçler kendi alanlarını genişletmek için çok büyük bir çaba içerisindeler. Biz şu anda çok tehlikeli bir süreçten geçiyoruz çünkü üzerinde anlaşılmış bir sistem yok. Dolayısıyla herkes kendi alanını genişletmek, var olduğu yerdeki gücünü derinleştirmek için çaba harcıyor. Onun için biz Türkiye olarak barış ve istikrar tarafındayız, çatışmasız bir anlaşmadan tarafız.

Peki ABD Biden döneminde Kırım, Ukrayna konusunda daha etkili bir politika izler mi? 

-ABD’nin bu konuda nasıl bir politika izleyeceği henüz net değil. Şu anda büyük bir virüs dalgası ile mücadele yeni başkanı bekleyen en sıcak konu. Korona salgını bitmeden ekonomiyi düzeltmek mümkün değil. İkinci büyük konu da ekonomik krizi daha fazla derinleşmeden tersine çevirmek. Bunları yoluna koymak için yeni yönetim büyük çaba sarf etmek zorunda. Yeni yönetimin bu konularda başarılı olup olamayacağı da henüz net değil. Biden yönetimi Trump’tan farklı bir politika izleyebilir, bazı araçlarla –belki en hafifinden söylemsel düzeyde–Rusya’ya yönelik baskılar kurmak isteyebilir, ama bunun derecesini öngörmek mümkün değil.

Moskova, özellikle Vaşington’un son yıllarda izlediği pasif dış politikanın da katkısıyla gerek Orta Asya ile Kafkasya’da gerekse de Orta Doğu’da etkisini artırdı. Biden’in seçilmesiyle birlikte yeni dönemde dengeler değişebilir mi?

-Bunu göreceğiz. Avrupa’daki birçok müttefiki Amerika’nın bu bölgeden çekilmesinden rahatsızlar. Bunun en sembolik ifadesi, Trump’ın Almanya’dan asker çekme kararına Almanların itiraz etmesi. Dolayısıyla AB ülkeleri Amerikan güçlerinin buradaki varlığını Rusya’ya karşı bir güvenlik teminatı olarak algılıyor. Bu yıllardan beri böyle, NATO da bu güvenlik şemsiyesinin bir parçası. Dolayısıyla Biden döneminde eğer gerçekleşirse ABD’nin yeniden buraya dönüşü, Avrupalıları, Rusya’yı tehdit olarak gören Avrupalıları memnun edecek. 

Son dönemde biz Fransa’yla Rusya’nın da bazı konularda yakınlaştığını görüyoruz. Bu da altı çizilmesi gereken bir durum. Öte yandan Almanya da Rusya’yı bir taraftan tehdit olarak görürken, diğer taraftan da ilişki içinde. Doğalgaz konusunda Avrupa Birliği’nin birçok ülkesi Rusya’ya bağımlı durumda. Türkiye de kısmen öyle, biliyorsunuz. Rusya’dan büyük bir doğalgaz akışı var Türkiye’ye veya Türkiye üzerinden Avrupa’ya sevkiyat söz konusu. Türk Akımı örneğin çok önemli bir proje. Birçok karmaşık ilişki, eğer güvenlik ve istikrar olursa barış içerisinde bir denge içinde sürdürülebiliyor. Ortaya çıkan sorunlar da yine menfaatler gözetilerek barış içerisinde çözülebiliyor. Güvenlik ve istikrar devam etmezse tabii bu ilişkilerin hepsi bir anda patlama riski ile de karşı karşıya.

Biden Avrupalılara, bir toplantıda “geri döneceğiz” demişti. Eminim Demokrat Parti’ye geçen bir Beyaz Saray’da Avrupa’yla daha aktif bir işbirliği göreceğiz. Avrupa ile işbirliğinin bu yönü de tabii ki Rusya’yı rahatsız edecektir.

ABD Karabağ sorununun barışçıl yolla çözülmesi için kurulan Minsk grubunun eş başkanlarından biri. Etkili bir Ermeni diasporasına ev sahipliği yapan, ancak Azerbaycan ile stratejik ilişkilerini de son yıllarda güçlendiren ABD, şimdiye kadarki açıklamalarında tarafsız bir tutum sergilemiş, iki tarafa müzakere çağrısında bulunmuştu. Şu an ABD Karabağ konusunda neden sessiz?

-Yukarı Karabağ krizi yeniden başladığında Amerika Birleşik Devletleri seçim arifesinde kendi iç gündemine yoğunlaşmıştı. Seçimin çok az görünen formatta çekişmeli ve tartışmalı geçmesi de ABD’yi dış politika gündeminden geriye düşürdü. Rusya’nın nüfuz sahasında ABD doğrudan bir angajmana girmeye de pek istekli görünmüyor. Ermeni lobisine verilen bir kaç mesaj dışında güçlü bir beyanat gelmedi ABD tarafından. Azerbaycan’ın İsrail ile olan yakın ilişkisi Azerbaycan aleyhine alınabilecek tutumları da engellemiş olabilir.

Karabağ konusunda Rusya’nın aktif olarak sahada olduğunu, Türkiye’nin işin içinde olduğunu görünce, Amerika sanırım bu anlaşma nereye kadar gidecek ne kadar yaşayacak diye görmek isteyecektir. Doğrudan probleme müdahil olmak ister gibi görünmüyorlar.

Öte yandan Amerika’da bir Ermeni diasporası var. O diasporanın da Beyaz Saray üzerinde zaman zaman baskı ürettiğine biz şahit oluyoruz. Asılsız soykırım iddialarıyla da her yıl gündeme gelen bir tutum var yaşadığımız. ABD’nin bölgeye bakışında bu faktörler etkili olacaktır.

Minsk Grubu zaten Karabağ sorununun çözümünde aktif bir rol almadı şu ana kadar, çözüm odaklı bir adım atmadı. Buradaki krizin nedeni bizim açımızdan çok nettir: Yukarı Karabağ Azerbaycan toprağıdır ve Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Bu Birleşmiş Milletler’in de teyit ettiği bir durumdur. Şu anda olan şey ise; Ermenistan’ın tahriklerine cevap veren Azerbaycan ordusu kendisine ait olan toprakların epeyce bir bölümünü kurtardıktan sonra Rusya devreye girerek bir anlaşmaya tarafları ikna etti. Rusya bu oyunun en büyük kazananıdır. Kendi askeri birliklerini gözlem noktası adı altında kurtarılmış bölgelere yerleştirme kararı Rusya’nın bölgedeki etkinliğini artıracak bir hamledir. Azerbaycan’ın talebiyle Türkiye’nin de gözlemci statüsünde bölgeye asker gönderecek olması bir denge ve istikrar unsuru olarak teminat sağlayacaktır. Rusya Ermenistan’ı kendisine mecbur ederken, Azerbaycan Türkiye’yi kendisine bir destek olarak yanında görmek istiyor. 

Türkiye’yle birlikte burada gözlem birimlerinin oluşturulması hem Azerbaycan için, hem de bölgesel istikrar ve güvenliğin sağlanması için çok önemli. Bu anlamda Türkiye’nin oradaki varlığını bir işbirliği alanı olarak görüyoruz.

Aslında hem Ermenistan’ın hem de Azerbaycanlı kardeşlerimizin kazanacağı bir formül çok nettir: Ermenistan tarafından işgal edilen bölgelerin boşaltılması ve sahiplerine teslim edilmesi. Bu gerçekleştiğinde emin olun Ermenistan’ın da ülke olarak, toplum olarak, devlet olarak önü açılacaktır. Küçük bir ülke Ermenistan. Nüfusu da küçük, yüzölçümü de küçük. Bunlara rağmen, küçük bir ülkenin işgalci olması birçok problemi beraberinde getiriyor. Tabii ki biz kimse gitsin Ermenistan’ı işgal etsin demiyoruz. Ama Ermenistan barış içerisinde yaşamayı kabul ettiği zaman, barışa “peki” dediği zaman Türkiye ile olan ilişkileri de çok hızlı bir şekilde düzelecektir. Bu mesajı da buradan vermek isterim.

ÜMİT EDİYORUZ RUSYA’NIN TEK EMELİ BARIŞ VE İSTİKRARIN SAĞLANMASIDIR

Rusya, Azerbaycan ve Ermenistan arasında imzalanan anlaşma gereği Dağlık Karabağ’a barış gücü gönderdi. Ukrayna, Rusya’nın Karabağ’a gönderdiği birlikleri “barış gücü” olarak tanımadığını açıklarken, bu birliklerin içinde Kırım’ın işgalinde yer alan birliklerin de olduğu tespit edildi. Bunlar düşünüldüğünde Rusya gerçekten anlaşmaya sadık kalıp tarafların ateşkes anlaşmasına uymasını mı denetleyecek, yoksa Güney Kafkasya’da farklı emelleri mi var?

-Ümit ediyoruz Rusya’nın tek emeli burada barışın ve istikrarın sağlanmasıdır. Tabii Rusya bu anlaşmayla kendisine askeri anlamda bir alan açmış oldu. Zaten Rusya için amaç barışın devamlılığının, çatışmasızlık halinin devamlılığının gözlemlenmesi ise burada bir sorun yok. Ama başka bir amaç varsa bu çatışmanın devamı anlamına gelebilir ileriki dönemlerde. Bizim arzumuz Rusya’nın adımlarının barışı tesis edici yönde olması. Yani büyük ülkeler etraflarına barış ve istikrar ifade ettikleri zaman güçleri devam eder. Yani bu anlamda biz Rusya’yı bölgede barışa katkı veren bir aktör olarak görmek isteriz. Bunun için de Türkiye olarak elimizden geleni her zaman yapıyoruz. Etrafımıza baktığımız zaman Türkiye Suriye’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de, Kafkasya’da barışın bir temel referansı olarak hareket ediyor. Burada olan her türlü olay, her türlü istikrarsızlık Türkiye’yi doğrudan etkilediği için Türkiye buralarda istikrar isteyen nadir ülkelerden bir tanesidir. Umarım Rusya da bu istikrarlı sürece katkı verecek bir aktör olarak bizimle işbirliğine devam eder.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Dağlık Karabağ’ın statüsüne ilişkin açıklamalarında, Dağlık Karabağ’ın statüsünün, bu bölgenin tüm sakinlerinin hakları netleştirildikten sonra belirleneceğini söyledi. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Bizim Türkiye olarak soruna bakışımız gayet net. Yukarı Karabağ Azerbaycan’ın toprağıdır ve statüsü de bizim açımızdan, uluslararası hukuk açısından gayet nettir. Birleşmiş Milletler’in kayda geçirilmiş kararları açısından da bu böyledir. Karabağ Azerbaycan’ın toprağıdır. Statüsü de gayet nettir bu anlamda. Ama mevcut durumdan, mevcut krizden başka bir statü çıkartmak istiyorsa Rusya, o ayrı bir konu. İşgal edilmiş topraklar sahiplerine döndürülmedikçe istikrar garanti edilemeyecektir.

Donmuş çatışmaya dönüşebilir mi tekrar?

-Ümit ediyoruz ki dönüşmez. Ümit ediyoruz bu büyük ülkeler istikrarın ve barışın teminatı olurlar. Bizim arzumuz, amacımız budur.

Güney Kafkasya’da etkinliğini günden güne artıran Türkiye’nin Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın yanında yer alması dengeleri değiştiren bir hamle oldu. Rusya’nın aksi yönde iddialarına rağmen bugün Türkiye Karabağ’a asker gönderecek olan tezkereyi kabul etti. Tüm bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin eksenini Güney Kafkasya’ya kaydırması, Kırım konusunda da etkili olur mu?

-Kırım’da tabii doğrudan Rus askeri birliklerinin var olması, Ukrayna’nın bazı bölgelerinde çatışmaların devam etmesi, bizi endişeye sevk eden konular. Türkiye’nin güçlü olması, sadece Türkiye için önemli değil, etrafındaki diğer küçük ülkeler için de çok önemli. Bakın Suriye’yi örnek vereyim… Suriye’ye biz yıllarca karışmadık, dokunmadık, oradaki krize dahil olmak istemedik. Ama oradaki kriz Türkiye’ye taşındı, Avrupa’ya taşındı, Orta Doğu’nun diğer bölgelerine taşındı. Türkiye mecburen oraya bir angajman modeli geliştirmek zorunda kaldı. Öncelikle oradaki sivillere yönelik saldırıların durdurulması konusunda Türkiye önemli bir adım attı. Ve şimdi de bu konuyu Rusya ile birlikte yürütüyor. Bu bir anlayış modeli. Benzer bir model Kafkasya’da neden olmasın. Yukarı Karabağ’da böyle bir modeli Türkiye üretti. Şimdi tabii Azerbaycan deyince biz iki devlet tek millet diyoruz. Azerbaycan’a olan desteğimiz yeni bir konu değil. Biz tarihte de böyle birbirimize destek olmuş ülkelerdik. Birinci Dünya Savaşı’nda da bu dostluk kendini gösterdi. Ama son dönemde mesela Türkiye oraya askeri birlik gönderdi mi? Hayır. Türkiye’nin oradaki varlığı teknik düzeyde zaten 20-30 yıldan beri devam eden bir işbirliği sonucudur; orada görev yapanlar da bu işbirliğinin devamlılığın göstergesidir. Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkisi kardeşlik hukukuna dayanır. Türkiye’nin oradaki varlığı, desteği Azerbaycanlı kardeşlerimiz istediği müddetçe her zaman devam edecek.

Ama tabii Kırım ve Ukrayna ayrı bir saha. Burada Türkiye’nin doğrudan işin içine karışmasından ziyade belki uluslararası bir yaklaşım daha doğru olur diye düşünüyorum. Buradaki sorun AB ve ABD gibi aktörlerin desteği alınmadan belli bir noktaya gelemeyebilir, ama Türkiye elinden geleni yapmaya devam edecek.