Prof. Dr. Cemalettin Şahin: Giresun'da beklenen felaket yaşandı!

04 Eylül 2020, 04:12

Aybala POLAT / QHA ANKARA

Türkiye’de ve dünyada çeşitli doğa olaylarının insan hayatına olumsuz etkileri olması durumunda bunları doğal afet veya doğal felaketler olarak nitelendiriyoruz. Pek çok insan sel, deprem, heyelan gibi doğa olaylarının felaket halini almasını dünyanın bize bir mesajı olarak olarak yorumlamaya başladı. Peki, insanoğlunun kendisine yaşam alanları açması, doğal yaşamın düzenini bozan bir felaketler zincirine mi yol açıyor yoksa doğa ile barışık yaşam alanları inşa etmek mümkün mü?

Giresun’da meydana gelen sel felaketinin ardından ülkemizde yaşanan afetleri nasıl algılamamız gerektiğini ve çarpık, plansız yapılaşma ile bu faciaların beşeri yönünü Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü öğretim üyesi Prf. Dr. Cemalettin Şahin ile konuştuk. Prof. Dr. Şahin, coğrafya, yerleşim, mimari ve felaketler hakkında Kırım haber Ajansı’nın sorularını cevapladı.


Prof. Dr. CEMALETTİN ŞAHİN

Giresun’da yaşanan sel felaketine doğanın beklenmeyen bir hareketi olarak mı bakmalıyız, yoksa bu ve benzeri felaketlerin yaşanmasının beşerî sebepleri de var mı?

Giresun’da özellikle Dereli merkez olarak yaşadığımız sel felaketi büyük bir yıkıma sebep oldu. Ancak bu bizim coğrafya olarak çok da beklemediğimiz ya da tahmin edemediğimiz bir hadise değil. Dereli’nin yerleşim yerine baktığımız zaman Aksu Çayı havzasının 3000 metreyi bulan dağlık sahadan beslendiğini dikkate alırsak. bu tür bir felaket günün birinde olacaktı denilebilir. Dereli ilçe merkezi Aksu Çayı’nın taşkın yatağı üzerinde kurulmuş bir yerleşim yeri. Akarsular normal zamanlarda çekik yatağında akarlar ancak yağışlı dönemlerde bu çekik yatağından taşkın yatağı dediğimiz bu alana sahalarını genişletirler. Yaşadığımız hadise de Aksu Çayı’nın taşkın yatağını kullanmasından kaynaklanan bir afettir. İnsanoğlu akarsuyun yatağına yerleştiği zaman bu tür felaketlerle karşılaşabilir. Bu nedenle beklenmeyen bir doğa hareketidir diyemeyiz. Türkiye’de benzer felaketlerin yaşandığı pek çok örnek vardır. Beşeri etkiler çok önemlidir. Yani insanın araziyi yanlış kullanması, yanlış yere yerleşme kurması, sanayi tesisi kurması doğanın şartlarını çok zorlaması. Doğanın kendi içerisindeki sistemine ve bütünlüğüne dikkat etmemesi bu tür olayları afete dönüştürür. Aslında yağmurun yağması kadar doğal olan bir şey yoktur. Bu doğal hadiseyi afete dönüştürmede Dereli örneğindeki gibi insanın büyük etkisi vardır.

Coğrafi olayları afete çeviren sebepler nelerdir?

Coğrafi hadiseleri, yani doğal olayları yani kar yağışını, yağmur yağışını heyelanları afete çeviren sebepleri sıralamadan önce altını çizerek şunu söylemeliyim; Heyelan doğal bir olaydır, deprem doğal bir olaydır. Doğanın kendi döngüsü içerisinde arazinin dış faktörlerle aşındırılması sürecinde yaşanması gereken bir hadisedir. Çünkü dış faktörler akarsular başta olmak üzere yeryüzünü sürekli aşındırırlar ve sürekli onu tesfiye etmeye gayret ederler. Bu nedenle son derece doğal hadiselerdir. Anacak siz heyelanlı bir bölgeye yerleşim kurarsanız ya da heyelan riski bir bölgeye yerleşim kurarsanız; geçmişte Trabzon Çatak heyelan felaketinde olduğu gibi heyelanlı bir bölgede yanlış harfiyat çalışmaları yaparsanız heyelanı tetiklersiniz. Dolayısyla da doğal afet yaşarsınız. Sonuç itibarıyla coğrafi olayların afete çeviren temel sebeplerin başında insanın doğayı yanlış kullanması, kendi istek ve arzularına göre kullanma hırsı, doğal dengeye hiç dikkat etmeden yanlış mekan kullanımı gelir diyebiliriz.

Trabzon Maçka Çatak Heyelanı

Yoğun şehirleşme sonucunda felaketler kaçınılmazdır diyebilir miyiz, yoksa şehirleşme ve doğa birbirine uyumlu hale getirilebilir mi?

Böyle bir hükme varmak zor, eğer bunu söylersek dünyada binlerce şehir var bu şehirlerin hepsinde felaket olması lazım. Dolayısıyla şehirleşme veya yoğun şehirleşmeler sonucunda felaketler kaçınılmazdır demek güç. Şehirleşmeyi bir mekanı yekpare bir şekilde beton yığını haline getirmek olarak anlıyorsak ya da şehirleşmeyi büyük nüfus kitlelerini bir arada yaşatmak toplamak olarak anlıyorsak burada bir problem vardır. Öncelikle şehirleşmeden ne anladığımıza bakmalıyız. İleri toplumların, gelişmiş ülkelerin şehirleşmesinde büyük ölçüde böyle bir problem yoktur. Çünkü eğer siz şehir yerleşmelerini planlı bir şekilde yaparsanız alt yapı problemleri yaşamazsınız, yaşasanız da nadiren olur ve az hasarlı olarak atlatırsınız. Şehir bir yerleşim birimidir ve doğal ortama dikkat edilerek yerleşilir ve şehirler kurulursa bu tür afetler hem az olacaktır hem de yaşandığında zararı az olacaktır. Dolayısıyla planlı bir şehirleşme doğal afetler meydana gelse bile zararın en hafif şekilde atlatıldığı bir yerleşim şekli olabilir. Coğrafyaya uygun yerleşim nasıl olmalıdır, yerleşme planları coğrafyanın hangi özelliklerini göz önünde bulundurmayı gerektirir? 

Coğrafyaya uygun yerleşim nasıl olmalıdır, yerleşme planları coğrafyanın hangi özelliklerini göz önünde bulundurmayı gerektirir? 

Coğrafyaya uygun yerleşim sahanın coğrafi özellikleri dikkate alınarak yapılan yerleşmelerdir. Sahanın coğrafi özellikleri dediğimizde;

-Yağış durumu nedir?
-Bitki örtüsü nasıldır?
-Arazinin topoğrafik değerleri (eğim değerleri) nedir?
-Burası yerleşmeye uygun mudur?
Bunlar gibi fiziki ve beşeri coğrafya özellikleri analizlerini yaparsınız buna göre uygunsa yerleşim yaparsınız. Ancak gerek dünyada gerek ülkemizde yerleşmelerin tarihçesi oldukça eskiye gidiyor. Bu nedenle her zaman bu mümkün değildir. Peki, ne yapılabilir, şehirlerimiz her geçen gün mekansal yani alansal olarak büyümektedirler veya baraj suyu altında kalma veya doğal afet nedeniyle yeni kurulan yerleşim yerleri olabiliyor, bu genişleme ve yeni kurulma alanlarına karar verirken coğrafyanın fiziki beşeri özelliklerini dikkate alarak bir arazi kullanımı yapmak ve yerleşim planı hazırlamak gerekir. Yerleşme planlarının içinde hem fiziki hem beşeri coğrafya özelliklerini dikkate alınmalıdır. Bir yerleşim yeri kurarken veya genişletirken burada topoğrafik şartlar uygun mu, heyelan riski nedir, fay var mı, su kaynaklarını kirletme durumu var mı, yerleşim yeri bir baraj havzası veya göl havzasında mı öyle ise havzaya zarar verme ihtimali var mı… Tüm bunların analizlerinin yapılması gerekir. Bir coğrafyacı bunları rahatlıkla yapabilir.

Yerleşimin dışında yapılaşma ve mimari de coğrafyadan etkilenir mi? Yapılaşmada hangi coğrafi özelliklere dikkat etmek gerekir?

Tabii ki mimari de coğrafyadan etkilenir. Her bölgenin kendine özgü bir mimari yapısı vardır. Örneğin Karadeniz’deki binaların mimari yapısı ile İçanadolu’daki binaların mimari yapısı birbirinden farklıdır. Ancak burada şunu unutmamak lazım burada coğrafi şartlarla ilişkili bir hayattan bahsediyoruz. Günümüzde teknolojik imkanlarla artık Türkiye’nin doğusundan batısına kadar tüm binalarımız aynı malzemelerden yapılıyor pencerelerimiz aynı malzemelerden yapılıyor. Dolayısıyla ülkelerin,toplumların gelişmişlik ve teknolojiyi kullanma düzeyleri mimaride bir tekleşmeye, yeknesaklığa doğru gidişe neden oluyor. Ancak böyle olsa bile aslında biz coğrafyamıza dikkat ederek mimarimize yön vermeliyiz. Çünkü Türkiye’nin en sıcak bölgelerinden biri Akdeniz’de bir konut yapıyorsunuz 16-18 santim tuğla kullanıyorsunuz, Türkiye’nin en soğuk yerlerinden biri olan Ağrı’da konut yapıyorsunuz ve yine 16-18 santim bir tuğla kullanıyorsunuz. Mimari olarak da bu iki yerleşmedeki binalar çok benziyor, pencere büyüklükleri, balkonlar, kat yükseklikleri, duvar kalınlığı… Dolayısıyla burada çok ciddi bir problem ortaya çıkıyor, 18 santim kalınlığındaki tuğla sizi Kars’ta kışın soğuktan korumaya yetmiyor, Antalya’da da yazın sıcaktan korumuyor. Tarihi binalara bakıldığında bina duvarlarının kalınlığında sadece bina sağlam olsun düşüncesinden hareket edilmemiştir. Dış etkenlerden yani sıcak ve soğuk iklim şartlarından binada yaşayanları korumak da amaçlanmıştır. Sonuç olarak mimari coğrafyadan etkilenir diyoruz ve bunun geleneksel mimaride Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine farklı bina mimarilerinde görüyoruz, kullanılan malzemeler itibarıyla da görüyoruz. Ama maalesef bugün geldiğimiz noktada inşaat teknolojisi, ulaşım ve ekonomik şartlar tek düze bir mimari görüntüye sebebiyet veriyor dolayısıyla coğrafi şartlara çok fazla riayet edilmiyor. Bir örnek vermek gerekirse Doğu Anadolu’da kar yağışı fazladır ancak Akdeniz bölgesinde kar yağışı yoktur. Biz tüm coğrafi bölgelerimizde çatılarda aynı eğimi kullanırsak yanlış yaparız. Mesela kamu binalarında standart projeler vardır, Kars’ta, Ardahan’da ihale ile proje almış bir müteahhit Antalya’da verdiği eğimin aynısını Karsta’da vermektedir. Halbuki Doğu Anadolu’da bir metre 1,5 metre kar yağar ve o çatıya büyük bir yük yapar, Antalya’da ise böyle bir durum yoktur. Halbuki kar yağışının fazla olduğu bölgelerde çatı eğimi daha fazla olmalıdır ki çatı çökmesin. Hakeza yağmur yağışının olduğu yerlerde de çatı eğimi fazla olmalıdır. Siz Karadeniz’deki çatı eğimi ile İç Anadolu bölgesindeki çatı eğimini aynı verdiğinizde coğrafyaya uygun bir mimari gerçekleştirmiş olmazsınız.

Bir diğer örnek ise pencere büyüklükleridir. Bugün Türkiye’de Akdeniz bölgesi, güney Doğu Anadolu bölgesi, Karadeniz bölgesindeki pencere büyüklükleri coğrafi şartlar göz önüne alınmadan yapılmaktadır. Doğu Anadolu’daki ve Akdeniz bölgesindeki pencere büyüklükleri aynı olmamalıdır. Çünkü her ne kadar ısı cam kullanılsa bile cam yüzeyler ve geniş pencereler ısı kaybına sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla coğrafi şartlara göre bizim binamızın duvar kalınlıklarından tutun da, pencere büyüklüklerine, çatı eğimlerine ve çok doğal olarak kullanılan malzemeye varıncaya kadar farklı olmalıdır. Coğrafya bunu gerektirir.

Doğa insanoğlunun taleplerine ve yaşama şekline göre ehlîleştirilebilir mi? Bunun ne gibi yöntemleri vardır?

Biz gündelik hayatımızda, insan ilişkilerimizde hep karşımızdaki değiştirme gayretindeyiz. Halbuki, şu günlerde sıklıkla kullanılan, empati kavramının hayatımızda çok daha fazla yeri olmalı. Neden doğayı ehlîleştirme, değiştirme gayretine giriyoruz? Çevremizdeki her şey bize uysun istiyoruz, bi defa bu yanlış. Doğanın dengelerini bozmadan, kullanmayı öğrenmek, onun yollarını aramak durumundayız. Biz bu sınırı zorluyoruz ve sonuçta sebebi, tetikleyicisi insan olan afetler oluyor ve bunlara da doğal afet diyoruz. Halbuki doğal olan bir şey afet olmaz. Tıpkı toplumsal normlar, kurallar bakımından normal olan bir şeyin suç olmadığı gibi. Bugün doğal afet adını verdiğimiz “doğal” olayların birçoğunun afet haline dönüşmesinin sorumlusu doğayı yanlış kullanan insandır.
Aslında sadece doğal afetler de değil, çevre sorunlarının tamamında, biz doğayı, sadece insan çıkarı odaklı kullanıyoruz. Doğanın dengeleri, kendi içindeki bütüncül durumunu hesaba katmıyoruz. Halbuki bu dengeleri bozmadan, doğadan faydalanmaya odaklanmalıyız. Esas odaklanmamız gereken, doğal ortama en az zarar verecek şekilde bir kullanım, diğer bir ifadeyle doğal ortam ile uyumlu bir kullanım olmalı. Burada şunu belirtmek isterim. İnsanoğlu yaşamak, hayatını sürdürmek için üretmek ve tüketmek durumunda. Bunu yaparken de mutlak suretle doğada var olanı kullanmak zorunda, aksi halde hayatın devamı sözkonusu olamaz. Ancak bunu, hayat kaynağı olan ve birlikte yaşamak zorunda olduğu doğayı aşırı tahrip ederek yapmak zorunda değil. Esas mühim nokta tam da burası. İnsanoğlu doğayı kullanmak zorunda; şehir kuracak, yol yapacak, tarım yapacak, ihtiyacı için ağaç kesecek, madenleri çıkaracak, ancak bunları yaparken, kendisine bu imkanı veren doğayı hoyratça, sınırsızca kullanıp tüketmeyecek. Bunları yaparken bir denge gözetecek. Bu noktada insanoğlu açgözlü bir davranış sergiliyor. Sadece doğadan almaya, onun kaynaklarını kendi istek ve arzuları doğrultusunda hesapsızca kullanmaya odaklı bir davranış biçimi. Bu çok yanlış ve doğa bize bunun cevabını doğal afetler, çevre sorunları olarak veriyor. Netice itibariyle, doğayı bir bütün olarak ehlileştirmeye bugünkü insanın gücü yetmez. Ancak küçük ölçekte bunu yapabilir. Barajlar ile akarsu üzerinde kısmi bir kontrol kurabilir. Ekstrem şartlarda tarım yapabilir, yerleşmeler kurabilir, ama bunun maliyeti büyüktür ve sınırlıdır. Önüne çıkan engelleri aşmak için tüneller, köprüler yapabilir. Aşılması kolay olmayan okyanusları, dağları havayolu ulaşım araçları vasıtasıyla rahatlıkla aşabilir, uzakları yakın edebilir. Ama bu ulaşım araçlarınım faaliyet göstermesi için hava şartlarının uygun olması gerekiyor. Yalnız burada salt bir determinist yaklaşımdan bahsetmediğimizi belirtmekte fayda var.

The Vasco da Gama Köprüsü
12.345 m

Doğaya uygun yaşama becerisinde geçmişin tecrübeleri ne kadar önemlidir, bu tecrübelere dayanarak bugün için daha işlevsel çözümler üretilebilir mi?
Sorunuza sondan başlayarak cevap verelim. Elbette daha etkin çözümler bulunabilir. Çünkü elinizde yaşanmış, tecrübe edilmiş örnekler var. Bunu afete karşı tedbirlerde kullanmak zorundayız. Tecrübe her alanda önemli olduğu gibi kuşkusuz doğa ile insan ilişkisinde de önemli. İnsanoğlu yaradılışından itibaren doğa ile temas halinde. Dolayısıyla bu konudaki tecrübesi çok eski, bilgi birikimi çok fazla. Ülkemizde doğal afetler özelinde doğa ile uyumlu bir hayat açısından olaya bakacak olursak, bu konudaki tecrübemizi ülke olarak yeterince kullanmadığımız anlaşılır. Bunu iki örnek üzerinden anlatmaya çalışayım. Bu röportaja da vesile olan son günlerde yaşadığımız sel felaketlerinde de sıklıkla karşımıza çıkan ve olayın hasar boyutunu artıran bir husus var. Günümüz sellerinde akarsular, dereler üzerinde bulunan köprülerin yıkıldığına sıklıkla şahit oluyoruz. Selin sürükleyip getirdiği ağaçlar köprülere takılmakta, suyun akışına engel olmakta ve biriken suyun etkisiyle bir süre sonra köprü yıkılmaktadır. Aynı dere üzerindeki tarihi kemer köprüler ise asırlardır ayakta durmaktadır. Bu tarihi köprülere bakıp, neden bunlar yıkılmıyor da yeni köprüler yıkılıyor diye sorma ve buradaki tecrübeden yararlanmak gerekir. Atasözleri tecrübeleri anlatan veciz ifadelerdir. 1991 yılında Akçaabat çevresinde büyük hasara neden olan sel afetini yerinde görmek için mesleğe yeni başlamış bir asistan olarak selin vurduğu sahaya gitmiştim. Akçaabat’ta yaşlı bir selzede ile olan görüşmende bana şu sözleri söylediğini hatırlıyorum; “yüksek yere ev yapma yel alır, dere yatağına ev yapma sel alır.” Bu tecrübenden yararlanmak gerekir. Bugün şehirlerimizde yaşadığımız sel ve su baskınlarının en önemli nedeni, halkımızın ifadesiyle dere yataklarının, coğrafi ifadeyle taşkın yatağının, iskana açılması, buralarda yerleşme kurulmasıdır. Eski ve köklü bir yerleşme kültürüne sahip bir ülkede yaşıyoruz. Ancak bugün bu kültür ve tecrübeden yeterince faydalanmıyoruz. Geleneksel yerleşme kültürünü geliştirip, modern dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde günümüz yerleşmelerine aktaramadık. Bu konuda çok da başarılı olamadık. Aslında bunu sadece yerleşmede değil, yerleşmenin en önemli unsuru olan mimaride de yapamadık. Geçmişten beri edinilmiş bir tecrübe olarak, yerleşmelerin yer seçimi veya genişleme sahasının tespitinde, mesela bakının etkisini günümüzde gözardı ettik. Halbuki bakı, yerleşmenin ve detayda meskenin güneşlenme durumu üzerinde önemli bir rol oynar. Bugün şehirlerimizde birçok sokak, konut ve işyeri yeterince veya bazen de hiç güneş almaz durumdadır. Bakıyla ilgili bir diğer unsur olarak rüzgar ile şehir ilişkisini yok saydık. Şehirlerde planlama yapılırken, cadde sokak sistemleri kurulurken, hakim rüzgar yönü ve onun etkilerini önemsemedik. Halbuki geçmişin uygulama ve tecrübesi gösteriyor ki şehirlerin yer seçiminde bunlara dikkat edilmiş. Anadolu’da birçok şehrin bir dağın yamacını yerleşim sahası olarak seçmesinde bunu görmek mümkün. Şehirlerin yer seçiminde, öncelik durumuna göre, kimi zaman soğuk rüzgarlardan korunmayı, kimi zamanda güneşlenme durumuna dikkat edilmiştir. Yer seçimine ilişkin olarak, geçmişte kullanılan ama bugün dikkate almadığımız bir diğer örnek de şudur. Dikkat edilirse Anadolu’nun yerleşme tarihi eski şehirleri, ovanın merkezi kesiminde değil, ova kenarında ve çoğunlukla da ovaya bitişik bir dağın yamacında bulunur. Böyle bir yer seçiminde fiziki ve beşeri coğrafya faktörlerinin etkisi büyüktür. Ovanın merkezi kesimleri o dönemlerde sıtma yatağı ve taşkın riski yüksek alanlardır. Aynı zamanda burası suyu ve havası bakımından yerleşme için çok da makbul bir alan değildir. Alüvyal bir zemine sahip olduğundan, Anadolu’da sık sık vuku bulan depremlere karşı da riskli bir yerdir. Diğer taraftan, ova ile dağın birleştiği ve şehrin kısmen ovanın kenarında, kısmen de dağın eteğinde bulunduğu bir lokasyon, yukarıda saydığımız olumsuz şartların olmadığı, yerleşme için daha uygun bir alandır. Özellikle 1950’lerden başlamak üzere hızlı bir şehirleşme süreci yaşayan ülkemizde şehirlerimizin gelişim istikameti daima ovaya doğru yayılma yönünde olmuş, geçmişin tecrübesi dikkate alınmamıştır. Sonuçta tarım alanlarımızın önemli bir bölümü, yerleşmeler ile dolmuş, tarım sahası olmaktan çıkmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü / Mimar Sinan Eseri

Türkiye’de genel olarak coğrafi şartlara uygun şekilde bir şehirleşme vardır diyebilir miyiz?

Bu sorunuza genel anlamda “evet” demek mümkün. Ancak şehirlerimizde yaşadığımız bazı sorunlar var ki bunların temelinde coğrafi şartların göz ardı edilmesi yatar. Bugünlerde Karadeniz bölgemizde, Giresun’da, yaşadığımız sel felaketleri buna bir örnektir. Bunlar sadece bugün olan seller ile sınırlı değildir. Ülkemizde birçok şehirde bunların örnekleri vardır. 1957’de Ankara’da Hatip çayı taşmış, yüzden fazla kişi bu afette yaşamını yitirmiştir. 1994 yılında İzmir Karşıyaka’da meydana gelen sel afetinde ise ölenlerin sayısı 64 kişidir. Yakın geçmişte, 2009 yılında, meydana gelen selde İstanbul’da 32 kişi boğularak ölmüştür. Bunlar can kayıplarının fazla olduğu, hafızamızda yer eden örneklerdir. Ancak bununla sınırlı değildir. Sağanak yağışların ardından birçok şehirde sel ve su basmaları sıklıkla yaşanmaktadır. Bunun temel nedeni coğrafi şartların göz ardı edilmesidir. Bu sellerde altyapı eksikliklerinin payı olmakla birlikte esas sorun yer seçimiyle alakalıdır. Yerleşmelerin akarsuların taşkın yatağında kurulmasının payı büyüktür. Nitekim yukarıda örnekleri verilen sellerde olduğu gibi can kayıpları ve maddi hasarların çok olduğu seller buna örnektir. Bunun yanında günümüzde şehirlerimiz özellikle 1980’lerden sonra hızla artan bir şekilde ovalık sahalara doğru sahasını genişletmiştir. Buna biz coğrafyada “ovaların şehirler tarafından işgali” diyoruz. Bugün şehirlerimizin büyük bir bölümü yakınındaki ovaya doğru sahasını genişletmiş, tarım alanlarını işgal etmiştir. Tarım alanlarının elden çıkmasına yol açan oldukça yanlış bir yer seçiminin, şehirleşmenin bir başka örneğidir. Ayrıca bir deprem ülkesi olan Türkiye’de birçok şehrimiz içerisinden fayların geçtiği tektonik kökenli ovalar üzerinde kurulmuştur. Bu son derece yanlış bir yer seçimidir. Bu şehirlerimiz ovada bulundukları için zemin açısından da yapılaşmaya, özellikle de çok katlı yapılaşmaya, uygun değildir. Ancak biz buralarda, yani fayların geçtiği, zeminin yumuşak, depreme karşı hassas olduğu alanlarda şehirler kurmuş durumdayız.

Silivri Depreminde Sallanan Bina

Türkiye de yerleşim planlaması ve uygulaması yapan kurumlarda Coğrafya bilgisine sahip uzmanlar çalışıyor mu, yasal olarak çalışması zorunluluğu var mı? Ya da bir bölgenin yerleşime uygun olup olmadığını öğrenebilecekleri danışmanlık alınabilecek bir kurum var mı?

Sorunuza olumlu cevap vermek, “evet var” demeyi çok isterdim. Ama mümkün değildir. Ülkemizde yerleşmelerin yer seçiminden planlamasına kadar olan süreçte coğrafyacılara verilmiş bir görev ve bu konuda bir zorunluluk da yoktur. Ayrıca yerleşime açılacak sahaların tespitinde yetki birden çok kurumun görev alanında olup, bu konuda danışmanlık verecek yetkin tek kurum yoktur. Türkiye’de henüz coğrafyanın bir meslek tanımı yok. Bu nedenle de ilgili kurumlarda coğrafyacı adıyla istihdam edilmesi söz konusu değil. Ancak geçmişte, 1982’den önce üniversitelerin coğrafya bölümlerinden mezun olan ve yeterli sertifikayı alanlara “jeomorfolog” ünvanı verilmiş ve bu şekilde belediye, kara yolları, DSİ, MTA gibi çeşitli kurumlarda görev almışlardı. Böylece, coğrafyanın tamamını kapsamasa da bir kısmı, sorunuzda bahsetmiş olduğunuz yerleşim planlaması ve uygulaması yapan bazı kurumlara, çok sınırlı da olsa, görev almıştır. Ancak bu durum, üniversitelerin yeniden yapılandırılmasıyla 1982’de sona ermiş oldu. Sorunuzun devamındaki “yasal zorunluluk” ise hiçbir zaman olmadı. Geçtiğimiz yıl “Jeomorfolog Ulusal Meslek Standardı” kanunlaştı ve yürürlüğe girdi. Ülkemizde coğrafyanın bir alt dalı olan jeomorfoloji ile sınırlı kalmayıp coğrafya için yapılması önemlidir. Zira coğrafyanın buradaki farkı ve önemi bütüncül yaklaşımıdır. Yukarıda değindiğimiz sellerde olduğu gibi, aslına doğal olan bu olayların afet halini almasının tek bir sebebi olmadığı gibi afete karşı alınacak tedbirler de çok kapsamlıdır. Coğrafyanın bütüncül yaklaşımı burada önemlidir. Mesela deprem doğal bir olay olarak fen bilimlerinin ilgi alanına girmekle birlikte sonuçları itibariyle de beşeri bir hadisedir. Coğrafya bu iki alana dair genel bakışı sağlar, insan ile mekan arasındaki ilişkiyi planlar.

Türkiye Coğrafi Bilgi Sistemlerini etkin kullanabilme konusunda dünyaya göre nerededir, daha etkin kullanılabilmesi için nasıl bir yol izlemek gerekir?

Bu konuda Türkiye’de son 20 yılda çok ciddi mesafe alındı. Bugün birçok resmi ve özel kurumda CBS her geçen gün daha fazla kullanılıyor. Bundan sonra da hayatın birçok alanında artarak kullanımı devam edecek. Bu konuda üniversiteler ve diğer bazı kamu kurumları ve özel sektör kurslar vermektedir. Çeşitli bakanlık ve genel müdürlük bünyesinde Coğrafi Bilgi Sistemleri birimleri mevcut ve bunlar önemli bir birikim ve tecrübeye sahip. Bugün üniversitelerimizde mevcut coğrafya bölümlerin de bu konuda yıllardan beri dersler verilmekte. Ancak bu konuda Türkiye’de çok ilginç yaklaşımlar var. Sistemin adı Coğrafi Bilgi Sistemleri olmasına rağmen, bir kısım meslek mensupları ve kamu kurumu bunu görmezden geliyor. Geçtiğimiz yıllarda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı açmış olduğu CBS eğitimi programlarına, çok sayıda farklı branşlardan insanı kabul edilirken, coğrafyacılar bu eğitime alınmamıştır. Programın adı coğrafya ama coğrafyacılara yer yok. Bu olay bir zihniyetin anlaşılması bakımından önemlidir.

Cemalettin Şahin
Coğrafya
doğal afet
Giresun
Sel Heyelan Deprem
Bunlara da bakın: