Mecit ve onun beyaz ev ekmeği: Sürgün edilen çocukların hayalleri

Güncel
Anife Bilal
23 Mayıs 2019, 18:55
Anife Bilal
23 Mayıs 2019, 18:55

Kırım Haber Ajansı (QHA) için hazırlayan: İbraim Kaymançi

Mecit hacı Mambet oğlunun ailesi komşularına göre daha iyi durumdaydı, fakat Mecit yine de yamalı giysiler giydiklerini hatırlıyor.

Kırım Tatar sürgününün acı hatıraları, yetmiş beş yıl sonra da ilk günkü gibi elemle hatırlanıyor ve işgal altındaki Kırım’da yaşanan acılar başta olmak üzere tarihte izler bırakıyor. Kırım Haber Ajansı (QHA) bu hatıralardan birini daha okuyucuyla buluşturuyor. 

Mecit Kezlev yakınlarındaki Bolek Acı köyünde 1932 yılında doğdu. Annesi Revide, babasının ikinci karısıydı. Babasının ilk karısı vefat ettikten sonra o üç çocukla tek başına kaldıktan sonra 19 yaşındaki Revide ile evlendi. Ailesi genişti, 9 çocuk vardı.

“Çoğu iş tarladaydı. Bizim bölgede pamuk yetiştiriliyordu. Her kadına bir hektar pamuk veriliyordu. Sonbaharda hasat toplanıyordu. Annem tarlaya çalışmaya gidiyordu, öğleden sonra abilerim yardıma geliyordu, annem ise ev işlerini yapmak için eve dönüyordu.”

Küçük Mecit köyün yanındaki tarlada arkadaşlarıyla birlikte çille, kare, beştaş, kaçma top gibi oyunları oynuyordu. Her mevsime uygun oyunlar vardı.

Yazın çocuklar vakitlerini hep Donuzlav gölünde geçriyordu. Göldeki su çok tuzluydu. Fırtına balıkları göle doğru ittiği zaman, balıklar tuzlu su yüzünden ölüyordu. Çocuklar bu balıkları yakalıyordu.

Mecit’in ailesinin taşındığı Mambet-Ali köyü yazın bazen sel altında kalıyordu. Yoluna çıkan her şeyi yıkan su köydeki büyük çukuru dolduruyordu. Köydeki çocuklar tüm yaz bu çukurdaki suda vakitlerini geçiriyordu.

Mambet-Ali köyü küçük bir köydü bu yüzden orada sadece 4 sınıflık ilkokul vardı. Mecit 1939 yılında birinci sınıfa başladı.

Mecit anlatıyor:

Genç öğretmen abilerimin arkadaşıydı, birinci sınıfın birinci gününde bana : “Soyadın ne Mecit?” diye sordu.

Ben: “Haciyev!” dedim.

Benim babama herkes Haci diyordu. O Mekke ve Medine’ye gitmişti Hac ziyaretinde bulunmuştu.

Öğretmen bana: “Evine git soyadını öğren.” dedi.

Ben çok ağlak bir çocuktum, ağlayarak eve koşmuştum. Annem bana: “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.

“Soyadımız ne?” diye sorduğumda bana: “Mambetov!” diye cevap verdi.

Öğretmen benim soyadımı tabii ki biliyordu. Bir daha unutmayayım diye bu şekilde öğretmeye karar vermişti.

Köy çocukları işte böyleydi. Yemek yedin, oyun oynadın. Böylece günümüz geçiyordu.”

O zamanlarda 7 sınıf bitiren insan çok eğitimli sayılıyordu. Fakat Mecit sadece 2. sınıftan mezun oldu…

SÜRGÜN

Mecit dokuz yaşındayken savaş başlamıştı. Eğitim bitti. Okulda eğitim verilmeye devam ediyordu, ama çocuklar okula gitmiyordu. Mecit çocukların “Boş ver! Savaş var!” diye mazeret uydurarak oyun oynamaya kaçtığını hatırlıyor. Bazen köyde Akyar’a (Sivastopol) düşen bombaların veya Perekop’taki çatışmaların sesi duyuluyordu.

“1944’te bizimkiler geri geldi diye sevinmiştik. Ama sevincimiz uzun sürmedi. 7 Mayıs tarihinde köyde kalan 18-55 yaş arasındaki çalışabilecek tüm erkekleri işçi ordusuna aldılar. 18 Mayıs öncesinde köye bir asker birliği geldi. Onlar ev ev dolaşarak herkesin kaydını almıştı. Ailede kaç kişi var, kimin ne kadar hayvanı var… Abim onlara: “Neden yazıyorsunuz?” diye sormuştu. Onlar da üç yıldır burada olmadıklarını ve Almanların el koyduğu şeylerin listesini çıkardıklarını söylemişlerdi. Nüfus sayımının aslında neden yapıldığını biz daha sonra öğrenmiştik.”

Mambetov’ların evinde iki subay kalıyordu; yüzbaşı ve kıdemli teğmen. Daha sonra askerler halkı sürgün etmeye geldiği zaman çoğu eşya subayların kaldığı odada olduğundan askerler odadaki malların subaylara ait olduğunu iddia ederek oraya girmelerine izin vermedi.

“Annem bir nevresim aldı onun içine elinin altında olan her şeyi doldurdu. Biz o sırada babamızı giydiriyorduk. Abimle babamı giydirene kadar 15 dakika geçti. Askerler: “Çıkın!” dedi. Kapıdan çıkarken babamın ayağı takıldı arkadaki asker onu silahla ittirdi ve babam düştü. Onu taşıyarak evden çıkarmıştık.”

Tüm Kırım Tatarları kolhoz bahçesinde toplamışlardı. Kapıları kapattılar. Kapılar önünde askerler nöbet tutuyordu. Daha sonra kamyonlar geldi ve insanları demiryoluna doğru taşımaya başladı. İnsanları kamyonlardan indirmeden vagonlara bindirmişlerdi ve kapıyı kapatmışlardı…

“Çok sıcak ve havasızdı, çok susamıştık. Neredeyse hiç kimse su almayı akıl edememişti. Kadınlar ve çocuklar ağlıyordu… Birkaç kişide bıçak vardı. Bu bıçaklarla vagonun bir köşesinde zeminde delik açmıştık. Ancak zeminin altında bir kat daha vardı.

Ukrayna sınırını geçene kadar vagonları açmamışlardı. Daha sonra abim vagon sorumlusuna gitti ve yol boyunca vagon kapısını açık tutma izni aldı. Ondan sonra biraz daha rahat nefes almaya başladık, ama yine de çok susamıştık.

Yolda bize 60 kişi başına üç kova tatsız çorbaya benzer bir yemek ve 6 ekmek veriyorlardı.”

Özbekistan’da Mambetov ailesi Tavaksay köyüne yerleştirilmişti. Herkesi hamam önünde indirdiler. Kıyafetleri dezenfeksiyon için almışlardı, yıkandıktan sonra insanları barakalara götürmüşlerdi. Bir süre sonra herkesi Çirçik’e götürdüler.

Mecit’in babası Parkinson hastasıydı. Elleri titriyordu, zorla konuşabiliyordu. Anneleri elinde olan tüm giysileri emekle değiş tokuş ediyordu ve babasına yediriyordu. Ancak kıyafetler çok çabuk bitti. Şubat 1945’te Mecit’in babası zayıflıktan öldü.

EKMEK

300 gramlık ekmek yerine 50 gramlık ekmek alabilmek için 12 yaşında Mecit çalışmaya başlamıştı. Ekmek hiç şimdiki ekmeğe benzemiyordu, siyah ve ıslaktı, tuğla gibi ağırdı. İçinden ağaçtan lastik parçalarına kadar her şey çıkabiliyordu.

“Genelde ekmek payını aldığın zaman gramajı tutturmak için her zaman ek olarak küçük bir parça ekmek ekleniyordu. Bu küçük parçayı ödül olarak sırada durduğunuz için eve giderken yiyebilirsiniz. O zamanın çocukları için bu küçük parça bir ödül ve büyük mutluluktu.”

Mecit ayakkabı fabrikasında çalışıyordu. Ayakkabı elle dikiliyordu. Çocukların günlük norm olan 7-8 çift ayakkabı hazırlamak için güçleri yetmiyordu. Çoğu zaman yeniden düzeltmek zorundaydılar. Normu bitirmek için Mecit 8 saat yerine 12-13 saat çalışmak zorundaydı. Tüm bunlar 500 gram ekmek için yapılıyordu.

“İşte ekmeğimiz çalınmasın diye, onu koynumuzda saklıyorduk. O ise kokuyordu. Böyle küçük parçalar kopara kopara ekmeği nasıl bitirdiğimizi anlamıyorduk. Eve geliyorduk, ekmek yok. Nerede? Çaldılar mı? Hayır, yiyordum.

Açlık çok zor bir şey. Benim için en korkunç şey açlıktan ölmek. Halkımız birçok insanı açlık yüzünden kaybetti. 1950’ye kadar bütün mücadelemiz bir parça ekmek içindi.

En büyük hayalim ekmekti. Beyaz, evde pişirilmiş, sıcak ekmek. Yemek ve Kırım. Bu sürgünün ilk yıllarında sürgün edilen tüm çocuklarının hayaliydi.”

1946 yılında Mecit fabrikadaki işi bıraktı. Bir yıl farklı işler yaptı. Bazılar yapılan iş için yemek veriyordu, bazıları hiçbir şey ödemiyordu. 1948’de Mecit fabrikada tornacı olarak çalışmaya başladı. Bu iş için günlük 800 gram ekmek veriliyordu. 1948’de ekmek fişleri iptal edilmiş ve ekmek mağazalarda satılmaya başlamıştı.

AİLE ADAMI

Gelecekte eşi olacak Pakize ile Mecit evlenmeden önce tanışmıştı. Onların düğünü köyde erkeklerin ve kadınların karışık oturduğu ve müziğin çaldığı ilk düğün olmuştu.

Böylece Mecit kendi ailesini kurmuştu. Eşine ve 3 çocuğuna bakmak için çok çalışmak zorundaydı. Fabrikadaki işi bırakarak tuğladan sobalar yapmaya başlamıştı. Tatil yapmadan çalıştı. Mecit 28 yıldır soba yapımıyla uğraştı.

Kırım her zaman aklımdaydı. Bir evin çatısındayken, baca inşa ederken veya tamir ederken Kırım’a olan bir evin çatısında olsaydım ve Kırım manzarasını görseydim ne güzel olurdu diye düşünüyordum.”

EVDE

Sürgünden sonra ilk kez Mecit, Kırım’a 1967’te gitmişti. 1988’de ise yarımadaya taşınmıştı.

Mecit babası, dedesi, büyük dedesi, kendisi ve oğlunun Hac’a gittiği için çok gurur duyuyor.

“Dua ruhun gıdası” diyor Mecit. Sürgünden döndükten sonra yaptığı ilk şey; sovhozun yönetimine giderek mezarlık için bir toprak verilmesini istemişti. Araziyi bir çitle çevirdiler, su boruları buraya kadar döşediler, çiçek ve ağaçlar dikildi mezarlığa giden yol yapıldı

Açlık yıllarında kurduğu ekmek hayalleri sayesinde Mecit ekmeğe çok saygı duyuyor. Çocuklarına ve torunlarına da ekmeğe saygı göstermeye öğretti.

“Ekmeğe değer ver ve dua et. Ekmekle yaşayanları besleyebilirsin, dua ile ölüleri. Gücün yettiği kadar iyilik yap. Örneğin yoldaki taşı kaldırabilirsin. Bunu yap. Sonsuza kadar kimsenin yaşamadığını hatırla. Hepimiz öbür dünyaya gideceğiz…”