Kıyiv'de öğrencilikten Cannes Film Festivaline: Kırımlı genç yönetmen Nariman Aliyev

Haberler
Feride Useinova
12 Mayıs 2019, 22:48
Feride Useinova
12 Mayıs 2019, 22:48

“Küçük kameramı ve tripodumu alıp bir buçuk aylığına Kırım’a giderek akrabalarımı, yaşadıkları durumları çekmeye başladım. Orada her zaman yanımda olan ama benim hiçbir zaman fark etmediğim güzelliği bulmaya başladım…”

Genç yönetmen Nariman Aliyev’in “Evge” filmi, 2019 Cannes Film Festivalinin “Özel Bakış” programına girdi. Kırım Haber Ajansı’na (QHA) verdiği röportajda Aliyev filmin bir fikirden ekrana kadar geçtiği yoldan, sinema sanatında zanaatkâr olmanın öneminden ve sinema hayatında Kırım’ın rolünden bahsetti.

“Evge” filmi Ukrayna Kültür Bakanlığı’nın 2018’de düzenlediği vatansever film yarışmasının galiplerinden biri oldu. Filmin başrolünde ünlü Kırım Tatar oyuncusu ve yönetmeni Ahtem Seytablayev ve amatör aktör Remzi Bilalov yer alıyor. Film çekimleri Kıyiv (Kiev), Nikolayev bölgesi ve Arabat’ta gerçekleşti. Film Kırım Tatarca, Ukraince ve Rusça seslendirildi.

-İlk uzun metrajlı filminizin Cannes Film Festivalinin programına alınması sizi şaşırttı mı?

-Çalışmalarının 10 yılında 3 yıl bir projenin üzerinde çalıştığın zaman bazı sonuçlara şaşırmıyorsun. Daha proje hazırlıklarına başladığımız aşamada filmin hem burada hem yurt dışında tanınması için çok çalıştık. Cannes Film Festivaline giden yol hiç de kolay değil. Bu konuda yapımcı Vladimir Yatsenko’nın katkıları çok büyük. Süreç aslında çok kolay, filmi gönderdikten sonra sonuçları beklemek kalıyor. Ancak projenin fark edilmesi, ilgi çekmesi için bu süreçle paralel olarak çok iş yapılıyor.

-“Evge” filminin senaryosu nasıl yazıldı?

-Yazın 2016’da arkadaşım Navruz Hikmet ile farklı fikirler üzerinde tartışırken arkadaşım insanların defin için uzak yerlerden yakınlarının cenazelerini nasıl getirdikleri ile ilgili bir şeyler yazmak istediğini söyledi. Bu fikir çok hoşuma gitti. Belli bir konsept oluştu ben onu genişleterek ve arkadaşımın onayını alarak üzerinde çalışmaya devam ettim. Bir buçuk yıl kadar sonra eş senarist Marısya Nikityuk ile çalışmaya başladım.

O sırada uluslararası danışmanlarla senaryo yazma eğitim programına katıldık. Günümüzde yaşanan siyasi ve sosyal olaylar çerçevesinde bulunan insanlar hakkında evrensel bir hikaye yazmak istediğimiz için bu eğitim programı hikayenin anlamını sadece Ukrayna seviyesinde değil aynı zamanda uluslararası seviyede anlamamıza yardımcı oldu.

-Senaryoyu yazma süreci ne kadar sürdü?

“-Mekan aradığımız sırada bazı sahneleri tamamladık. Yani senaryo yazmak sürekli devam eden bir süreçtir.”

-Yaklaşık bir sene senaryoyu ben yazdım daha sonra Marısya katıldı. Senaryo çekimlere üç hafta kala tamamlandı. Bu zamana kadar değişiklikler, düzeltmeler yapıldı, notlar alındı. Çekim sırasında mevcut şartlara uygun diyalogları düşündük. Mekan aradığımız sırada bazı sahneleri tamamladık. Yani senaryo yazmak sürekli devam eden bir süreçtir. Montaj sırasında bile akış değişiyor, daha iyi hale geliyor dolayısıyla senaryoda da değişiklikler yapılıyor.

-Bu filmin dramasının özellikleri nelerdir?

-Filmde bir düşmanlık yok, ama büyük neslin daha tutucu genç neslin ise daha kozmopolit olduğu, geleceği ve gelecekteki rollerini daha farklı gören babalar ve çocukların çatışması var.

Filmde kahramanların belli bir dönüşümü gerçekleşiyor. Onlar kendi hatalarını ve değerlerini anlayarak sonuçta birbirlerini kabul ediyorlar. Bir facia sayesinde karakterlerimiz sonunda birbirini buluyor.

-Filmin (çekime) hazır olduğunu nasıl anladınız?

-Aynı proje üzerinde üç sene çalıştığın zaman belli bir süre sonra “tükeniyorsun”. Yani başka bir yolun olmadığını anladığın için her şeyi büyük çabalarla yapıyorsun.”

Montaj aşamasında elimizde dokuz varyant vardı. Yani genel bir resim ve algı yoktu. Umarım festivalde de bu algı olur. O zaman altyazılar, görüntü, ses hazır olacak ve rahatça nefes alabileceğim. Sinema hızlı tepki veren bir sanat türü değil. Aynı proje üzerinde üç sene çalıştığın zaman belli bir süre sonra “tükeniyorsun”. Yani başka bir yolun olmadığını anladığın için her şeyi büyük çabalarla yapıyorsun.

YÖNETMENLİK ZANAATI

-Polonyalı yönetmen Andrzej Wajda’nın, “Yönetmen onbaşının iradesine, şairin ruhuna sahip olmalıdır” sözünü hatırlıyor musunuz?

-Tabii, tabii. Tamamen katılıyorum.

-Bu iki rolden hangisinde kendinizi daha rahat hissediyorsunuz?

“-Ünlü bir yapımcıyla konuşurken bana, “Yaratıcı bir insana 5 milyon dolarlık bir yatırım yapmam. Ancak iyi bir zanaatkara o yatırımı yaparım” dedi.”

Her iki rol de çok önemli. Ancak ben kendimi “onbaşı” yani yönetici olarak hissediyorum. Ünlü bir yapımcıyla konuşurken bana, “Yaratıcı bir insana 5 milyon dolarlık bir yatırım yapmam. Ancak iyi bir zanaatkara o yatırımı yaparım” dedi. Çünkü sinema hem iş, hem teknoloji, hem şirket ve bütün bunları çalıştırmak için bir yöneticiye ihtiyacı var. Yaratıcılığı her zaman geliştirmek mümkün ama zanaat gerçekten eğitim isteyen bir şeydir.

Ekibiniz ne kadar iyi olursa olsun, senaryonuz ne kadar muhteşem olursa olsun üretim sürecini başlatamıyorsanız sonucu alamazsınız. Bu konuda kendimi geliştirmek için çok çalışıyorum.

-Baba rolünü Ahtem Seytablayev oynuyor. Bu rolün ona uyacağını fikir aşamasında mı senaryo aşamasında mı anladınız?

-Ahtem çekimlere bir ay kala bize katıldı. Ukrayna’da “Kırım Tatar sineması” deyince akla ilk Ahtem geliyor zaten. Yönetmen olduğumu öğrenen insanların ilk sorusu “Ahtem’i tanıyor musun?” oluyor. Bu yüzden onun oynayacağı çok açıktı.

KIRIM KÖKLERİ

-Siz Kırım’ın bozkırlarında doğan bir insansınız. Kırım’ın bozkırlarının üzerinizdeki etkisi nedir?

“-İlk iki sene, 16-17 yaşındaki her çocuk gibi kendini Tarantino’dan bile daha iyi hissediyorsun. Her şeyi yapabileceğine inanıyorsun ve bunu yarın yapacağını düşünüyorsun.”

Kıyiv’e liseyi bitirdikten sonra geldim. O zaman yönetmenlik, sinema, üretim ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. İlk iki sene, 16-17 yaşındaki her çocuk gibi kendini Tarantino’dan bile daha iyi hissediyorsun. Her şeyi yapabileceğine inanıyorsun ve bunu yarın yapacağını düşünüyorsun.

16 yaşımda buraya gelmem hem iyi hem kötü. Bir insanı yönetmen yapan yaşadığı tecrübedir. Tecrübe olmadığı zaman sen sadece gözlemcisin.

Usta konusunda çok şanslıydım. Ustam Oleg Fialko eğitimimin ilk üç senesinde sürekli olarak “bildiğini çek” derdi. Öğrencilerine “Ekrana bildiğiniz ve anladığınız şeyleri taşımalısınız. İlk etapta bu çok önemli. Çünkü sadece anladığınız bir şeyi anlattığınız zaman bir duygu hissedilir. Profesyonel olduğunuz zaman bir romanı anlatıp bir fikir bulabilirsiniz. Ancak, gençken elinizde bu fikirleri bulmak için araç yok” derdi.

Üçüncü sınıftayken eğitimde uzun süren başarısız bir dönem başladı. Ödev olarak hazırladığım senaryo çok kötüydü. Ustam dayanamayıp iki saatlik bir konuşmasında benim kim olduğumu ve nerede bulunduğumu bana hatırlattı. Bu beni ayılttı.

“Bu konuşmadan sonra küçük kameramı ve tripodumu alıp bir buçuk aylığına Kırım’a giderek akrabalarımı, yaşadığı durumları çekmeye başladım. Orada her zaman yanımda olan ama benim hiçbir zaman fark etmediğim güzelliği bulmaya başladım.”

Galası 2016’da Berlin Uluslararası Film Festivalinde yapılan kısa metrajlı “Sensiz” filmi

Yetiştirildiğim ortam sinemaya yansıyor mu? Şüphesiz. Çocukluğumdan beri ailemin bana aşıladığı ahlak, insani hususlar, fikirler, büyüdüğüm kültür, gündelik yaşam, gelenekler beni yönetiyor.

Şimdilik merakımı uyandıran, beni ısıtan, önem taşıyan ve işlerime de yansıyan meseleler Kırım Tatarlarıyla, ev ve aile ile bağlantılı. Bu husus, kendini henüz sinema zanaatının profesyoneli olarak tanımlayamadığın zaman ne kendine ne de etraftaki insanlara yalan söylemeden merak ettikleri şeyleri yapmanın en evrensel yoludur.