İsrail-Filistin ateşkesinin ardından: Gazze çatışmasında neler yaşandı?

Güvenlik
Ömer Cihad Kaya
21 Mayıs 2021, 16:53
Ömer Cihad Kaya
21 Mayıs 2021, 16:53

Ömer Cihad KAYA
QHA Ankara

Gazze’de 9 Mayıs 2021’den bu yana devam eden çatışmalar, dün itibarıyla İsrail ile Hamas arasında varılan ateşkes ile sona erdi. Yahudi yerleşimcilere tepki ile başlayarak hızla başlayan olaylarda, 250’ye yakın kişi hayatını kaybetti. Çatışmaların ardından hem İsrail yönetimi hem de Filistin tarafı zafer kazandıklarını açıkladı. Gazze’de yoğunlaşarak İsrail içlerine yayılan gösteriler ve kalkışmalara sahne olan son olaylar, öncekilere nazaran bölgede, büyük çaplı dönüşümlere yol açtı. İsrail-Filistin çatışmasının iç yüzünü, İsrail ve Filistin’in demografik yapısındaki durumu, bölgenin sosyolojik yapısını, İsrail’in bölgesel hedeflerini ve genelde Gazze olaylarını Ortadoğu Uzmanı Selimhan Yeniacun QHA’ya değerlendirdi. Yeniacun, “İsrail’in hukuk tanımaz politikaları devam ettiği sürece yakın jenerasyonda bu sorunların çözümü mümkün değil” ifadelerini kullandı.

İsrail ve Filistin arasında dönem dönem hareketlenen çatışmalar, 9-10 Mayıs itibarıyla yoğun saldırılara sahne oldu. Hamas ve İslami Cihad’ın ilk kez büyük kapsamlı hava saldırıları ve İsrail’in Gazze’de yoğunlaşan sivil yerleşim birimlerine saldırıları uluslararası kamuoyunun gündeminden inmedi. Türkiye, çatışmaların başından bu yana Filistin diplomasisi adı altında bir çok ülkeyle görüşmeler yürüttü. Yaşanan hak ihlalleri ve sivil katliamlarına tepki gösterdi. Ateşkesin ardından Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Filistin meselesinde kalıcı çözümün, İsrail’in işgale son vermesi olduğunu öne çıkardı. Kırım Haber Ajansı, gündemdeki İsrail-Filistin çatışmasını, bölgesel dinamikler ve Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’teki son durumu Ortadoğu Uzmanı, araştırmacı-yazar Selimhan Yeniacun’a sordu. İşte o röportaj:

İsrail’in dönem dönem alevlendirdiği Gazze saldırılarının bu kez topyekün savaşa yaklaşmasının sebepleri nelerdir? İsrail ve Filistin yönetiminin bu konudaki tutumlarını bölgenin dinamikleri açısından nasıl görmek gerekiyor?

Açıkçası, şu son saldırıları, sadece Gazze’den atılan roketler ve buna karşılık İsrail in savunma sistemlerinin devreye girmesi, hava ve karadan sivillerin de arasında bulunduğu hedefleri vurması ve İsrail’in ‘koruma politikası’ olarak değerlendirmemiz yanlış olacaktır. Bu olayları öncekilerden ayıran ve tetikleyen faktörlere dikkat çekmek gerekmektedir. Bu faktörler nelerdir? İlk olarak, aslında her sene Ramazan ayında Mescid-i Aksa ve çevresinde yaşanan gerginliklerden dolayı İsrail’in Filistin’de, Batı Şeria’dan Kudüs’e gelip, Mescid-i Aksa’da ibadet etme hakkı olan Araplara, dönem dönem yaptığı gibi baskı ve yıpratma politikasına dikkat çekilmelidir. Bu politika olayları bugüne taşıyan bir süreci doğurmuştur. Diğer bir nokta da, hepimizin malumu olduğu üzere bölgede, gayrimenkul hakları üzerinden çıkan bir tartışma yaşanmaktadır. Filistinlilerin Kudüs’ün tarihi şehrine yakın Şeyh Cerrah Mahallesindeki evlerinden alıkonulması ve evlerinden çıkartılması ve bu yerlerin Yahudi yerleşimciler tarafından işgal edilmek istenmesi söz konusudur. Tabii ki, bu Batı Şeria’da, yani Gazze dışındaki Filistin devletinin kendi toprak bölümü içerisinde kalan, İsrail devletinin yerleşimcileri ile oradaki Filistinliler arasındaki çatışmaları tetiklemiştir. İki tarafın birbirleri arasındaki husumetin, yıllara dayandığını söylemek gerekmektedir. Uluslararası hukuka aykırı bir şekilde bölgeye yerleşen Yahudilerin, Filistinli çiftçilerin tarlalarına, hayvanlarına dahi zarar verdiğini biliyoruz… Bu mesele, dünya kamuoyunun gündemine gelse de açıkçası çok sönük kalıyordu. Ramazan ayı içerisinde bu tür topyekün bir çatışmanın yaşanması, İsrail hükumeti tarafından bu olayların alevlendirilmesi, Kudüs’le sınırlı kalmayıp İsrail devleti içerisinde yaşayan, İsrail pasaportu taşıyan Filistinlilerin artık bir tepki koyması, açıkçası Gazze’de Hamas’ın da olaya dahil olduğu ve çok sert bir şekilde sahneye girdiğini gözledik. Tabii ki, Gazze’de bulunan hem Hamas’ın hem de İslami cihadın, yapmış oldukları saldırıların kapasitesi de, bu olayların büyümesine yol açmıştır.

BU KEZ İSRAİL SALDIRILARI KARŞISINDA HAMAS’IN SERT TEPKİ GÖSTERDİ

2012 ve 2014’te büyük Gazze operasyonları gerçekleştirilmişti ve İsrail’in büyük çaplı saldırısı karşısında Hamas’ın çok kısıtlı bir tepkisi gelmişti. 2018 ve 2019’da Eve dönüş protestoları da yine Gazze’den yerlerinden edilmiş Filistinlerin yürüyüşleri vardı. Bu yürüyüşlere karşı İsrail’in tepkisi çok sert oldu. Ancak, Gazze’nin ciddi bir mukavemetini göremedik. İsrail, ezici bir şekilde önleyici, baskılayıcı, sivilleri hedef alan bir güç kullandı. Bu durumda, Filistin tarafı çok çaresiz kalmıştır. Fakat bu kez öyle olmadı… Gazze’den ateşlenen roketler, İsrail’in Demir Kubbe Savunma Sistemi’ni ciddi anlamda satürasyona uğratarak, sistemin yer yer kitlenmesini sağlayarak, İsrail topraklarında büyük bir isabet oranı elde etti. Öyle ki, Tel Aviv’in ve Gazze’nin kuzeyindeki hattı, Kudüs’ü es geçecek şekilde Birüssebi ve Berşava’nın alt kısımlarına, yani Necef Çölü’nün alt kısımlarına doğru indirdiğimiz zaman, İsrail topraklarının üçte ikisi Hamas roketlerinin menzili içerisinde yer aldı. Bu İsrail güvenlik politikaları için ciddi bir tehdittir. Büyük şehirler vuruldu, binalar hedef alındı. Tabii, Gazze yönetimi bu saldırılarda güçlü bir gövde gösterisi yaptı ve güçlü bir mesaj verdi. Hem Kudüs’te yaşayan Filistinlileri hem Batı Şeria’da hem de İsrail içerisinde yer alan Filistinlilere moral verildi.

Her ne kadar, Kudüs’te ve diğer şehirlerde yaşanan protestolarda iki tarafın karşılıklı telkin durumu olsa da, Gazze bundan bağımsız bir şekilde İsrail Hava Kuvvetleri tarafından sivil, çoluk çocuk denilmeden bombalamaktadır.

Gazze ve çatışma bölgelerinin demografisi, Türkiye’de birçok kişinin bilmediği bir konu. Son dönemde çatışmalara sahne olan alanlarda toplumsal ayrışmaların fitilini ateşleyen sebepler nelerdir? İsrail yönetiminin bu noktada payı nedir?

Bölgenin, aslında pamuk ipliğine bağlı olmasının büyük sebeplerinden birisi parçalı yapılardan müteşekkil olmasıdır. İsrail devleti, haritada gördüğümüz şekliyle Gazze ve Batı Şeria olmak üzere Filistin devletinin iki ayrı parçasından geçen iki ayrı parçası arasında yer alan ve Batı Şeria kısmının içine gerek yerleşimciler ile, uluslararası hukuka aykırı yasa dışı yerleşimciler ile gerekse de Oslo Anlaşması ile başlayıp daha sonra kendi güvenlik politikaları çerçevesinde genişlettiği silahlı güç entegrasyonuyla Batı Şeria’ya girmiş bir unsurdur. İki parçalı Filistin yapısının içerisinde Gazze, tamamen karadan ve denizden abluka altında ve iki buçuk milyon nüfusa sahip, bir yanı Mısır’a komşu küçük bir toprak parçasıdır.

Ne karadan ne de denizden abluka haricindeki bölgeye ulaşmak İsrail’in izni dışında sınırın içerisinde ulaşmak mümkün değildir. Tek fark, güneydeki Mısır sınırıdır. Bunun haricinde bölgeye giriş yapamazsınız. Mısır sınırı da, hepimizin bildiği gibi Sisi yönetiminde, Müslüman Kardeşler öncesindeki Mübarek yönetimindeki gibi çok daha sıkı denetlenmektedir.

Filistin'i haritadan silmeye çalışıyorlar
İsrail ve Filistin’in güncel haritası

“İSRAİL’İN GÜÇ KULLANMA TEKELİ SAYESİNDE BATI ŞERİA VE FİLİSTİN TOPRAKLARI İŞGAL ALTINDADIR”

İkinci parça, Batı Şeria. Yine Kudüs ve güney ve kuzey aksında uzanan Ürdün Nehri’ne doğru genişleyen bir toprak parçasıdır. Bu toprak parçasının içerisinde 2.000.000’a yakın Filistinli yaşamakta. Filistin devletinin uluslararası hukuka göre tanınan de facto idare merkezi burasıdır. Çünkü pek çok devlet, Doğu Kudüs’ü ya da Kudüs’ün tamamını Filistin’in başkenti olarak tanıdıkları için İsrail’in kendi başkentini Kudüs olarak ilan etmesinden mütevellit bölgede bir anlaşmazlık vardır. Ve tabii ki, güç kullanma tekelinin bölgede İsrail’de bulunmasından dolayı da Batı Şeria’nın bazı toprakları ve Filistin işgal altındadır. Ama yönetim ve idare, Filistin devlet başkanının, Filistin halk meclisinin bulunduğu bölge Batı Şeria sınırları içerisindedir. Burada da 2 milyona yakın Filistin’li yaşamaktadır. Filistinli Müslümanların, Mescidi Aksa’daki ibadethanelerine yılın belli bölümlerinde, genellikle Ramazan ayında gitmeye izinleri vardır. Veya İsrail’in kendi topraklarında ya da Kudüs gibi işgal edilmiş bölgelerde çalışmak için izinleri vardır.

Bu bölge içerisinde özellikle Oslo Anlaşması’nda geçen A bölgesi, B bölgesi, C bölgesi diye üç bölge şeklinde daha da ufak parçalara ayrılmıştır. Batı Şeria’nın içerisindeki A bölgesinde Filistin yönetiminin tam otoritesinden bahsedebiliriz. A bölgesi, çok etkili olmayan, hafif silahlara sahip polis teşkilatına sahiptir. İsrail’in çok mecbur kalmadıkça A bölgesine herhangi bir askeri müdahalede veyahut işte kendi güvenlik tehditlerini zorlayan durumlarda girdiklerini görmeyiz.

Ama B ve C bölgelerinde, ki bu A bölgesinden çok daha geniş alanlara sahiptir. Bu alanlarda zaman zaman İsrail güvenlik güçlerini ve çoğunlukla da uluslararası hukuka aykırı bir şekilde Filistin topraklarının içerisine konuşlandırılmış yerleşim birimlerini, kendi ayrı yerleşkeleri olan tellerle ve duvarlarla çevrili korunaklı kaleler gibi bölgede inşa edilen, kendi ayrı özel otoyolları olan İsrail’in içine merkezine bağlanan otoyollar olan bölgeleri görebiliriz. Bunlar ciddi anlamda çoğunluktadır. Demografik olarak da Filistin’in özellikle Batı Şeria’nın değişimi için ve dönüşümü için devlet politikası, devlet aklı olarak İsrail tarafından uygulanmaktadır.

Özellikle, Doğu Kudüs’te yaşayan, Kudüs’te oturma izinleri olan ve Şeyh Cerrah olayında veya Silvan Vadisi meselelerinde olduğu gibi aynı şekilde Ramazan ayında çıkan olaylar benzerlik göstermiştir. Tarihi kadim şehir içerisinde bulunan yerlerinden edilme, evlerinin gasp edilmesi meselelerine konu olan Doğu Kudüslü Filistinler bulunmaktadır. Bu insanların yerleşim kartları mevcuttur. İsrail vatandaşı değillerdir ama Doğu Kudüs’te ikamet ederler, serbest dolaşım isimleri vardır ve belediye seçimleri için belediye seçimlerine sadece oy kullanma hakları vardır.

“SON OLAYLARDA 48 ARAPLARI, KİLİT ROL OYNAMIŞTIR”

Diğer bir Filistinli grup, “48 Arapları” olarak geçer. Bu yaşadığımız protestolarda, kilit rol oynayan bir kesimdir. 48 Arapları, bugüne kadar intifadalar haricinde sessizlikleriyle ve İsrail’in devlet politikasıyla bağdaşmasalar da en azından devletin onlara vermiş olduğu haklardan yararlanmayı kabul etmiş olan kişilerdir. İsrail vatandaşı olan bu Filistinlilerin pek çoğu sürgündür. Filistin vatandaşları, bilindiği üzere İsrail tarafından 1948’den beri sürekli zorunlu göçe tabi tutulmaktadır. Ancak, bunlar tabii ki kendi bölgelerini koruyabilmiş ve daha sonra devam ettirmiş bir kesimdir. İsrail’in 9 milyonluk total nüfus popülasyonu içerisinde, 48 Arapları ciddi bir baskı unsurudur. Aynı zamanda da sosyo-kültürel olarak da bir baskı unsurudur. Açıkçası olayların farklılaşmasını sağlayan da bu nüfustur. Daha önce bu nüfusun protesto, tepki gösterme gibi meselelerde bu kadar mevzuya dahil olduğunu görmedik. Bu Araplar eylemlere katılmaya başlayınca İsrail’in kendi şehirlerinde karşılıklı çatışmalar çıktı. Hal böyle olunca, İsrail toplumu, hem sağ kesimi hem de sol kesimi olarak biraz kendini sorgulamaya başladı. Yani Netanyahu haricinde herkes kendini sorguladı denilebilir.

ABD, İsrail’in arkasında olduğu müddetçe, İsrail’in de pek çok uluslararası güçle temas edebildiği sürece, bu durum maalesef devam edecek gibi gözükmektedir.

Selimhan Yeniacun

İsrail yönetiminin, Filistin’deki hak ihlalleri ve katliamlara gerekçesi nedir? Bu uluslararası hukuk ihlallerine karşı dünya ülkelerinin tepkisi yeterli mi?

İsrail’in hak ihlallerine karşı hukuki bir dayanağı yok. İsrail güvenlik politikaları kapsamında genellikle iki unsuru öne çıkarıyor. Birincisi önleyici, korumacı politika ve diğeri de misilleme politikası.  Bunu örneklemek gerekirse, sadece Gazze’ye roket atışları sonrası tüm Gazze’nin altyapısının kesilmesi, hastane ve okul ev demeden her yerin bombalanması gibi algılanmamalıdır.  Kendi yerleşim yerlerinden edilmiş olan evlerinden çıkarılmış ya da çıkarılacak olan veya bu işgal psikolojisi altında yaşarken hem sosyal hem ekonomik hem psikolojik sorunlar çeken Filistinlilerin, İsrail güvenlik güçlerine karşı yapmış olduğu saldırılara uzun yıllardır sahne oluyoruz. İsrail, Yalnız Kurt saldırıları denilen bu saldırılara karşı çok ezici bir mukavemet uygulamıştır. Özellikle 2015-2018 döneminde 3 yıllık süreç içerisinde, bir kişinin bıçakla, taşla, kesici-delici aletle, işgal topraklarında güvenlik güçlerine karşı en ufak bir saldırısı, sert bir şekilde cezalandırılmış ve etkisizleştirilmiştir. İsrail güvenlik güçlerinin, öldürmek dışında bir önleme protokolü mevcut değil.

“İSRAİL, KOLLEKTİF CEZALANDIRMAYI ETKİLİ BİR ŞEKİLDE KULLANIYOR, ÖLDÜRMEK DIŞINDA BİR ÖNLEME PROTOKOLLERİ YOK..”

Bıçakla koşarken veya saldırı yapacağını anladığı anda o insanın kesin ve kesin öldürülmesiyle sonuçlanan olaylar çıkıyor karşımıza. Bununla da kalmıyor o insanın yaşadığı ev hatta yaşadığı köy tamamen İsrail ordusu tarafından yıkılıyor. Literatürde, kollektif cezalandırma olarak geçen bir durum söz konusudur. İsrail, bu meseleyi çok defa kullanmaktadır. Öte yandan, bu uygulamaların, bir caydırıcılığının olduğunu da söylemek zordur. Bu fiilleri işleyen insanların büyük bir çoğunluğu, bu eylemleri örgütlü bir çalışmanın neticesinde değil yaşamış olduğu ağır psikolojik travmalar neticesinde ortaya çıkmaktadır. Tabii ki, kollektif cezalandırma uygulamaları devam ettiği sürece, Filistinlilerin bu tür saldırılara devam ettiğini görmekteyiz. Bunun sonucunda, daha çok insan göç ediyor daha çok insan baskılara maruz kalıyor. İsrail yönetimi, bu saldırılara karşı verdiği cezalar ile bölgede daha fazla mevzi kazanıyor.

“BİDEN DÖNEMİNDE DE ABD’NİN İSRAİL’E KAYITSIZ ŞARTSIZ DESTEĞİ DEVAM EDİYOR”

Dünya ülkelerinin Filistin meselesine ilişkin tutumlarını nasıl değerlendirmek gerekiyor? ABD, Rusya, Çin…

İsrail’in uluslararası hukuka riayet eden bir ülke olduğunu söylemek mümkün değildir. Pek çok uluslararası kuruluşun kararını tanımıyor. Trump ve Biden dönemi geçişi bile bu noktada önemlidir. ABD’nin politik olarak vermek zorunda olduğu kararlar söz konusu olsa da ABD’nin İsrail’in arkasında kayıtsız şartsız durduğu görülmektedir. Ortadoğu’da Demokrat Parti değerlerinin, sözüm ona insan haklarının ve küresel barışın öne çıkacağı bir Biden yönetimine geçilmesine rağmen, İsrail politikalarının değişmediğini görüyoruz. Bu son olaylarda da, ABD’nin açıkça, İsrail’in mevzi kazanmasına yönelik desteği söz konusudur. ABD, İsrail’in arkasında olduğu müddetçe, İsrail’in de pek çok uluslararası güçle temas edebildiği sürece, bu durum maalesef devam edecek gibi gözükmektedir.

Son Dakika! ABD Başkanı Biden, Netanyahu ve Mahmut Abbas ile görüştü

“İSRAİL, RUSYA İLE DİRSEK TEMASINDA”

Öte yandan, İsrail’in Suriye meselesinde Rusya ile dirsek temasında olduğunu görüyoruz. Doğu Akdeniz ve Avrupa ticaret yollarının kesişiminde Çin ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan bir İsrail var. Yani mekik diplomasisini ve çoklu kanalları açık tutmayı becerebilen bir Netanyahu yönetimi ile karşı karşıyayız. İsrail, farklı devletlerinde yoğunlaşan çıkarları olduğu için bunları yönetmede ve yönlendirmede başarılı bir örnektir. Bu doğrultuda uluslararası devletler, moral değerler ve uluslararası hukuk bağlamında Tel Aviv’i kınasalar dahil reel politikte değişen bir şey yoktur.

Peki, uluslararası kamuoyu, bu kural tanımazlığa ve uluslararası hukuk ihlallerine karşı nasıl bir tepki koymalıdır?

Devletler, İsrail’e tepki vermek noktasında yaptırım ve baskılardan çekiniyorlar. Devletler, kendi toplumlarına ne kadar otoriter olurlarsa olsun, hesap verme yükümlülüğüne sahiptir. Bu en demokratik devletten en otoriterine kadar böyledir. Bu yüzden, İsrail’in uluslararası hukuk tanımaz tutumuna karşı, belki teo-politik (inanç ve din merkezli politika) unsurlar öne çıkarılabilir.  Dünya veya küresel vicdan harekete geçirilebilir. Mesela İslam dünyasının, yaşanan insani dramı önce çıkarması, Türkiye’nin de yine meseleyi dini boyutuyla ele aldığı herkesin malumudur. Bunun dışında Papalığın, Katolik dünyasının bu meselede bir hassasiyeti var. Tabii ki Ortodoks aleminin de istisnalar haricinde genel anlamda, Filistin meselesi karşısında bilincini güçlendirebilecek unsurlardır. Tabii, bu noktada bir aksiyon gerekiyor. Ancak maalesef ABD’nin diretmesiyle bu pek mümkün gözükmüyor.

Netanyahu liderliğindeki İsrail’in politikaları ile Kudüs bir sorunlar yumağı haline geldi. Hem İsrail’i hem de bölgesel dinamikleri göz önüne aldığımızda, Kudüs’te çözümün bir yolu var mı?

Kudüs de bir sorunlar yumağı haline gelmiş durumda, Filistin devletinin kuruluşu da baştan bu yana bir sorunlar yumağıdır. Dünyada 130’a yakın devlet, Filistin devletinin varlığını kabul ediyor ve bunlardan pek çoğu da zaten Kudüs’ün bir kısmı da Doğu Kudüs’ün, Filistin’in başkenti olduğunu tanıyorlar Ama bunun sahada bir gerçekliğini maalesef göremiyoruz. Filistinlilerin, bırakınız başkenti veya Doğu Kudüs’te 1967 Savaşı sınırlarının elde etmesini; Kudüs’e giriş çıkışlarında keyfi uygulamalar, Mescid-i Aksa’ya giriş çıkışlarında keyfi uygulamalar, Doğu Kudüs’teki insanların yaşadığı yerlerde evlerinde-barklarında karşılaştığı uygulamalar zaten hepimizin malumudur.

Son olaylardan görüldüğü kadarıyla, hem Filistinliler hem de İsrailliler gerginliğin bu noktaya kadar tırmanmasının kimseye bir fayda sağlamayacağını anladı.

Selimhan Yeniacun

“FİLİSTİN MESELESİNİN ÇÖZÜMÜ, HEM İSRAİL HEM DE FİLİSTİN YÖNETİMİNİN BU JENERASYONUNDA MÜMKÜN DEĞİL”

Yani bu yumağın çözümü, bu jenerasyonda pek mümkün gözükmemektedir. halde değil. Bölgedeki liderlere bakarsanız bu durumu anlarsınız. Bunyamin Netanyahu, kesintisiz 15 senedir İsrail hükümetinin başındaki isimdir. Daha öncesinde 2010’lara kadar olan süreçte siyasetin içerisinde. Popüler bir figür kendi etrafında toplamış olduğu bir tür partiler kliği var. Öbür tarafa bakalım. Mahmut Abbas, Yaser Arafat’ın ölümünden beri tek başına Filistin’in liderliğinde. Hamas aynı şekilde özellikle İslami direnişin yükselmeye başladığı dönemde çok radikal değişiklikler görmüyoruz. 

Yöneten kesimin uzun süre hem ülkelerinin hem de partilerinin başında bulunması biraz da meselenin çözümünden ziyade kendi bireysel ikballerini önceledikleri ve bunun karşısında toplumsal barışa, düzene, insan haklarına verdikleri önemi azalttıklarını söyleyebiliriz. Son olaylar da zaten, Netanyahu’nun hükümet kuramaması ve hükümet kurma hakkının muhalefet partilerinde olmasından dolayı kamuoyunun tamamen algısı oluşturmak için körüklediği politikaları mevcuttur. Onun karşısında Mahmud Abbas’ın son olaylarda, Hamas’ı suçlayan İslami Cihad’ı suçlayan açıklamaları var. Filistin’de başkanlık seçimleri ve yerel seçimler senelerdir farklı bahaneler eliyle yapılamıyor. Bununla birlikte, Filistin hükumetinin farklı unsurları ile birlikte dünyada uluslararası boy gösterememesi ciddi sorunlardır. Bu sorunların aşılması için maalesef ben jenerasyon değişimi görüyorum.

Son olaylarda gördüğüm kadarıyla, hem Filistinliler hem de İsrailliler, gerginliğin bu noktaya kadar tırmanmasının kimseye bir fayda sağlamayacağını anlamış oldular. Çünkü sığınaklarda kalmaya zorlanmış insanlar artık bir çözüm yolu arıyor. Zaten Filistinli garibanların bir sığınağı yok… İsrail’de yaşayan Yahudi olmayan vatandaşlar sığınaklara girmeye mecbur edilmiş durumda. Bir jenerasyonunun bu meselenin bir yere gitmeyeceğine yönelik görüşünün, kamuoyunda oluştuğunu görüyorum. Siyaset ne gösterir bilinmez ama, hem İsrail hem de Filistin’de geçmiş tecrübeleri artık bir kenara bırakıp, sağlıklı şekilde düşünecek politikacıların iş başına gelmesi gerekiyor. Hem toplum içerisinden hem de protestolardan, hem de İsrail’in haricinde sağ ve sol İsrail siyasetinden farklı tepkileri okuduğumda bu çıkarımı yapıyorum.