Emete Gözügüzelli: Türkiye Akdeniz'de ilk kurşunu sıkan taraf olmaz!

14 Ağustos 2020, 19:35

  Aybala POLAT / QHA Ankara

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Kıbrıs Akademik Birimi Hukuk Fakültesi Dekan Yardımcısı, Uluslararası Hukuk Uzmanı Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, Doğu Akdeniz’de yaşanan gerginliğin uluslararası deniz hukuku boyutu ve güncel gelişmeler hakkında Kırım Haber Ajansının (QHA) sorularını cevapladı. Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, “Türkiye, Akdeniz’de kaybeden taraf olmaz” ifadelerini kullandı.

“TÜRKİYE MAVİ VATAN DOKTRİNİ İLE COĞRAFYADA VARLIĞINI HİSSETİRİYOR”

Doğu Akdeniz’de neler oluyor? Kısa süreli bir kriz mi yoksa planlı bir operasyon mu?

Doğu Akdeniz’de bir egemenlik mücadelesi yaşanıyor. Türkiyenin mevcut egemenlik yetki alanlarına Kuzey Kıbrıs Türkleri de dahil bir gasp girişimi var. Mevcut kriz tamamıyla bu gasp girişimine kararlı bir dik duruşla rıza göstermeyen Türkiye’ye karşı dayatılan baskı zorlama ve tahrik edeniyle oluşmuş durumda. Bu krizin planlı bir kriz olduğunu ifade etmem gerekiyor. 1970lere dayanan Amerika coğrafya birimi tarafından Türkiye’ye dayatılmak istenen Sözde Münhasır Ekonomik Bölgenin oluşturulduğu görülüyor. Daha sonra 2000’li yıllarda Sevilla Üniversitesi tarafından şekillendirilen maksimalist, yayılımcı ve aşırı deniz iddialarıyla uluslararası hukuka aykırı bir şekilde haritanın üzerinde belirlenen sınırlarla bir dayatma yapılmaya çalışılıyor. Türkiye, doğru bir refleksle var olan bu art niyetli eylemlere karşı operasyon yürüterek “Mavi Vatan” doktriniyle çok daha hissedilir bir şekilde bu coğrafyada varlığını gösteriyor. NAVTEKS yayınları ortaya koyuyor, askeri tatbikatlar yapıyor, arama kurtarma faaliyetlerinden bulunuyor, hidrokarbon faaliyetleri ve sismik araştırma faaliyetleri ile burada ev sahibi olduğunu ifade ediyor.

SÖZDE SEVİLLA HARİTASI NE ANLAMA GELİYOR?

Yunanistan, uluslararası hukuk ve meşruiyet esaslarına aykırı olarak, diğer kıyıdaş devletler (Mısır, Libya) ile ikili sınırlandırma anlaşmaları akdetmek ve fiili uygulamalarda bulunmak suretiyle, Türkiye’nin petrol ve balıkçılık gibi kaynaklardan yararlanmasını engellemek ve Türkiye’yi uluslararası kamuoyu nezdinde emrivakilerle karşı karşıya bırakmak istemektedir. Sözde Seville haritası ile 149 bin kilometrekare alan bize bırakılırken Kıbrıs adasının 11 katı büyüklüğündeki 189 bin kilometrekareden vazgeçmemiz istenmektedir.

YUNANİSTAN AKDENİZ’DE İYİ KOMŞULUK VE DOSTLUK PRENSİBİNİ İHLAL ETTİ

Yunanistan ve Mısır, imzaladıkları anlaşmanın ciddi yankılarının olacağını biliyor. Bu durumda Yunanistan Akdeniz’de barış dönemini sona erdirmeye çalışıyor diyebilir miyiz?

Yunanistan, Akdeniz’de uluslararası ilişkilerin temel prensibi olan iyi komşuluk ve dostluk prensibini ihlal eden bir tutum içerisinde. Hayali bir harita üzerinden, maksimalist ve ırkçı bir yaklaşımla saldırgan ve provokasyon nitelikli bir tavır sergileyerek uluslararası deniz hukukunda öngörülen nihai anlaşmaya varma yönünde tarafların göstermesi gereken iyi niyet ilkesini ihlal etmiştir.  Yunanistan bugüne kadar Türkiye ile istikşafi görüşmelerde bulunmasına rağmen masayı terk eden taraf olmuştur. Yunanistan’ın hedefi bölgede bir kaos yaratmak, istikrarsızlık yaratarak Türkiye’nin hedeflerinden vazgeçmesini sağlamaktır. Hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı konusunda bu coğrafyada aktörler arasında bulunmamasını, güvenilmez bir ülke imajı çizmesini istiyor. Çünkü Türkiye’nin özellikle son dönemlerde bölgede hissettirdiği bir gücü var.  Afrika kıtasında , Ortadoğuda, Kafkaslarda Türkiye artık çok net bir biçimde bölgesel bir güç konumuna gelmiştir. Bundan ciddi rahatsızlık duyan ülkeler vardır bunlardan birisi de Fransa’dır. Yunanistan’da Fransanın teşviki ile hareket etmektedir. Yoksa Yunanistan’ı Türkiye ile mukayese bile edemeyiz. Ne nüfusu ne askeri gücü ne ekonomisi kıyas kabul etmez. Dolayısıyla ne yaparlarsa yapsınlar Türkiye Doğu Akdeniz’de barış ve istikrarı koruyup kollayan önemli bir güçtür.

“TÜRKİYE, LOZAN’A TAHAMMÜL EDEMEYENLERİN TEZGAHLARI KARŞISINDA MÜCADELE VERİYOR”

Türkiye’nin Deniz Hukuku açısından Akdeniz’de ne gibi hakları var, hangileri ihlal ediliyor veya elinden alınmaya çalışılıyor?

Türkiye, her ne kadar Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf olmasa da örf-adet hukuku haline gelmiş birtakım haklara sahiptir. Öncelikle tam ve münhasır egemen haklar kapsamında iç suları, karasuları ve boğazları yine kimi egemen haklar olarak ifade edilen deniz yetki alanlarında; bitişik bölgesi, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakları üzerine bu coğrafyada üç deniz alanı üzerinde temel hakları vardır. Türkiye’nin Adalar Denizinde karasuları anlaşmazlığımız olduğu iddia ediliyor ancak Türkiye Cumhuriyeti esas hatlarını yayınladıktan sonra, iç sular ve karasularını ayırdıktan sonra net bir şekilde görülecektir ki aidiyeti belli olmayan adalar üzerinde Türkiye egemendir. Kardak kayalığı Türk karasuları içerisinde kalmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin esas hatlarını yayınlamasıyla ortaya çıkacak karşı ihtilaflar varsa bunları konuşabiliriz. Fakat şu anda Doğu Akdeniz’de Türkiye kıta sahanlığı üzerinde bir gasp girişimi bulunmaktadır. Çünkü Türkiye bugüne kadar Birleşmiş Milletlere tevdi ettiği mektuplarında öncelikli olarak kıta sahanlığı üzerinde haklarını ve koordinatlarını ifade etse de münhasır ekonomik bölge hakkı bulunduğunu da mektuplarında teyit ve ifade etmiştir. Esasen, Türkiyenin elinden alınmak istenen hakları tamamen bu kıyı ötesi egemenlik haklarıdır. Fakat bu haklarını tabi ki hiçbir gücün alması kolay değildir. Çünkü Türk devletinin sergilediği kararlı duruş vardır. Cumhurbaşkanı Erdoğanın bu konuda net bir tavrı vardır. Herhangi bir oldubittiye müsaade edilmeyecektir. Deniz hukuku açısından bu egemenlik alanı öngören hukuki rejimler üzerinde mevcut hakları gasp etme arayışı vardır. Türkiye’nin deniz alanlarından izin almadan boru, kablo, hat döşeme gayretleri vardır. Türkiye’nin kıta sahanlığını kullanma çabaları vardır. Türkiyenin buna izin vermesi mümkün değildir. Çünkü 1982 sözleşmesinde de bu konu net bir şekilde ifade edilmiştir. Türkiye açık denizlere kapatılmak isteniyor, Türkiye Lozan anlaşmasına tahammül edemeyenlerin tezgahları karşısında yeni bir varoluş mücadelesi sergiliyor. Bu süreç hem toprak bütünlüğü hem Mavi Vatanın bütünlüğünün korunması, buradaki egemenlik haklarının muhafazası yönünde bir egemenlik meselesidir. Ulusal güvenlik meselesidir, aynı zamanda ekonomik boyutta değerlendirilmesi gereken bir meseledir.

MÜNHASIR EKONOMİK BÖLGE İLE KITA SAHANLIĞININ FARKI

Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca bir devletin, deniz kaynaklarının araştırılmasından kullanılmasına kadar uzanan özel hakların tümüdür. Su ve rüzgar enerjisi kavramlarının dahil edildiği MEB, deniz kıyısından 200 deniz mili dışına kadar uzanır.

Kıta sahanlığı, deniz tabanı üzerinde ve altındaki cansız kaynakların araştırılması, çıkarılması ve işletilmesi için kıyı devletlerine egemen haklar tanırken, ‘Münhasır Ekonomik Bölge’de (MEB) kıta sahanlığında bulunan canlı olmayan doğal kaynaklara ilave olarak, kıta sahanlığı üzerinde bulunan su kütlesindeki canlı doğal kaynakların araştırılması, işletilmesi, korunması ve idaresi konularında kıyı devletine egemen haklar tanınmaktadır.”

Türkiye, Akdeniz’deki barışçıl tutumunu kaybetti mi, diplomatik çözümün son noktası denilebilecek bir durumda mıyız veya o nokta neresidir?

Türkiye, Akdeniz’de barışçıl tutumunu asla kaybetmez. Çünkü Türkiye sürecin en başından bu yana diyalog ve müzakere çağrısında bulunmaktadır. Barışçıl tutumunu kaybeden, diplomatik çözümü öteleyen, Türkiye’nin iyi niyetli çağrılarına kulak tıkayan Yunanistan’dır. Bugüne kadar Yunanistan ile çok defa istikşafi görüşme gerçekleşti. Bu görüşmelerin her birinde masayı terk eden Yunanistan olmuştur. Dolayısıyla Türkiye barışçıl tutumundan vazgeçmez, binlerce yıllık geçmişi olan bir milletin mirasını taşıyan bir ülkedir. Tarihte de barışçıl yönde sergilediği tavrıyla kendisini ispat eden bir ülkedir. Yunanistan’ın tahrik edici provokasyonu ve tehditkar tavırları neticesinde oluşacak durum şu olur, diplomatik çözüm yolu her zaman Türkiye için bir tercihtir, kendisine karşı kuvvet kullanan bir taraf olmadıkça kuvvet kullanmayacaktır. Bunun altını net çizmek gerekir. Fakat kendi yetki alanların orantısız bir şekilde ihlal etmeye çalışan taraflara da gereken yanıt mutlaka verilecektir.

Sismik araştırma gemisi olan Oruç Reis’in oyuna dahil olmasının stratejik açıklaması nedir? Türkiye bu tarz ek hamleler yapacak mıdır?

Aslında Oruç Reis sismik araştırma gemisi ilk defa bölgede araştırmada bulunmamıştır. Güney Kıbrıs ile çakışan sahalarımızda da faaliyetlerde bulunmuştur. Yine Yavuz sondaj gemimiz sahadadır sondaj çalışmalarını ilerletmektedir.  Bütün bunlar aslında hidrokarbon faaliyetlerinde Fatih’in Karadeniz’de olması, Barbaros’un KKTC hakları için adanın güney kısmında bulunması Türkiye’nin enerjide oyun kurucu bir aktör olarak yer aldığını gösterir. Bütün sancı ve itiraz bu güç durumundadır. Çünkü Türkiye, cumhuriyet döneminde her zaman kendi kabuğunda olan ve bu tür hamlelerde bulunmayan bir dış politikaya sahipti. Fakat şu an durum farklı bir safhaya geçmiştir, daha proaktif ve kendine güvenen bir dış politika anlayışı geliştirilmiştir. Türkiye hamlelerini Navteks yayınlarıyla, nota bildirimleriyle, hava sahası içinde yaptığı tatbikat isimleri ile çok net hissettirmektedir. Hidrokarbon ve sondaj gemileri ile de göstermektedir. İnşallah Kanuni’de bakım işlemleri tamamlandıktan sonra Libya açıklarında Türkiye’nin hakları için yeniden görev ifa edecektir.

Sevilla Haritası

TARİHTE SEVR ANLAŞMASIYLA YAPILMAK İSTENENLER TEKRARLANIYOR

Akdeniz’de yaşanan bu uluslararası krizin Sevr anlaşması ile bir ilgisi olduğunu düşünüyor musunuz? Kıbrıs Meselesi nasıl bir yola girer?

Sevr anlaşmasında yapılmak istenenlerin yinelendiği ve bununla ilgili bir yol izlendiği kanısı hepimizde oluşmaktadır. Çünkü Kurtuluş Savaşı’ndan önce Türk halkına dayatılan, sadece Anadolu’ya hapsedilmek istenen Türk milletinin nasıl bu oyuna dur dediğini hatırlıyoruz bu sözde haritaya baktığımızda. Şimdi aynı durum deniz alanlarındaki egemenlik haklarımız ile ilgili yaşanıyor. Barbaros Hayrettin Paşa’nın dediği gibi ‘denizde hakim olan cihana hakim’ olur. Bu nedenle deniz hakları da karalar kadar önemlidir. Aynı şekilde hava sahaları çok önemlidir. Bunların korunması için kararlılık gösterilmesi bu dönemde beka meselesidir. Türk devlet aklı ve iradesi bu anlamada çok dengeleri değiştirici hamlelerde bulunmaktadır. Bunlar bütün coğrafyada bulunan Türklük mücadelesine de katkı ve ivme sağlayacak meselelerdir.

Bu anlamda Kıbrıs meselesi ve Mavi Vatan doktrini, Suriye ve Irak’ta sınır ötesi meseleleri ve oluşturulmak istenilen sözde Kürt yapısı planı düşünüldüğünde Kıbrısı ve Kıbrıs meselesini Türkiye’den ayrı düşünmek mümkün değildir.

LÜBNAN, AVRUPA BİRLİĞİNE KARŞI DİK DURDUĞU İÇİN HEDEFTE

Lübnan’da yaşanan liman patlamasının Doğu Akdeniz krizi ile bir bağlantısı var mıdır? Patlamada önemli bir yeri olan amonyum nitrat yüklü geminin operatörünün Kıbrıs Rum kesiminde ikamet eden Rus iş adamı İgor grechyshkin olması hakkında nasıl düşünmeliyiz?

Kesinlikle Lübnan’ın Doğu Akdeniz meselesi ile alakalı önemli bir durumu vardır o da şudur, Lübnan ile Güney Kıbrıs 2007 de bir deniz sınırlandırma anlaşması imzalamıştı fakat anlaşma Lübnan parlamentosunda imzalanmadı zira bu anlaşma bir sınır gösterme anlaşmasıydı. Lübnan deniz sınırının Avrupa Birliği deniz sınırı olması hususuna şüpheyle bakıyordu. Yine aynı şekilde Lübnan için sadece orta hat meselesi yoktu çünkü kendi kıyısında adacıklar bulunuyordu. Bunların da değerlendirilmesini talep etmişti fakat Güney Kıbrıs kabul etmemişti. O zamandan sora pek çok gelişme oldu. Lübnan, kendi münhasır ekonomik bölge haklarını Birleşmiş Milletlere bildirimde bulundu ve hidrokarbon faaliyetlerine başladı. 2019’da ikinci ihaleye çıktı ama durum henüz netleşmemişti. İlk ihalede bu alanda 4 ve 9 bloklarda araştırma yapıldı. Tam kullanışlı kaynak bulunduğuna dair belirtilmedi. Ancak bazı Lübnanlı uzmanlar bu alanlarda yeterince kaynak olduğunu ortaya koydular. Lübnan’ın dik duruşu ve bu anlaşmaya rıza göstermemesi bugün o Sevilla haritasının olamayacağı manasına gelmekteydi. Bu patlamadan sonra Lübnan’da halkın sokaklara dökülerek iktidar karşıtı eylemlerde bulunması meydanlarda iktidarın ve hizbullahın yüzlerinin bulunduğu maketleri asması, Amerika’nın halkın yaptığı gösterileri destekleyen açıklaması ve Fransa’nın bu bölgede kendisine farklı bir konum elde edecek şekilde  çabaları bu patlamanın arkasından daha farklı şeyler düşünmeye bizi yöneltmektedir.

RUSYA’NIN BÖLGESEL POLİTİKALARI

Geminin operatörünün Kıbrıs Rum Kesiminde ikamet eden Rus iş adamı İgor Grechyshkin olması pek çok soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Rusya’nın Lübnan’da ne gibi menfaatleri olabilir diye baktığımızda, Rusya, Suriye’de iki üs elde etmişti ve Ortadoğu coğrafyasına hakim olma projesi Rusya içi bitmemiştir. Diğer ülkeler üzerinde enerji faaliyetlerinde aracı aktör olma gayretleri de sergilemektedir. Dolayısıyla bu konuda komplo teorisi üretmesek de şüpheli bir durum olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.

AB Dış İlişkiler Komisyonu Sözcüsü, ‘Yunanistan’ın ve Rum kesiminin arkasındayız’ açıklaması yaptı. İsrail de Yunanistan’ın yanında olduğunu deklare etti. Bu yaşanan süreci nasıl etkiler?

Tabii ki, AB’nin ve İsrail’in Rum kesiminin yanında olduklarını belirtmeleri tesadüf değil. Dün de aynıydılar bugün de aynılar yeni bir durum yok. Haçlı zihniyeti, batılı dünya duruşu adeta ilerletiliyor. AB gibi demokrasi ve müzakerelere önem verdiğini ortaya koyan bu ülkeler niye müzakerelerde Yunanistan’ın sergilediği tavrı görmüyorlar. Türkiye’nin ana kara devleti olarak en fazla kıyı uzunluğu olmasından ötürü zaten coğrafyada en fazla hakka sahip olan ülkelerde birisi olması gerektiğini savunan hiçbir duruşları yok. Kıbrıs Türklerini hiç düşünen yok. Bu da göstermektedir ki uluslararası deniz hukukunu da erozyona uğratıyorlar. Bu duruşları süreci değiştirmez. Türkiye’nin duruşunu da değiştirmez. Türkiye dediğini yapan bir ülkedir. Akdeniz’de blöf yapmıyor. Bunu sürekli taraflara göstermektedir. Bu nedenle herkes haddini yerini bilmelidir.

“AKDENİZ’DE SICAK ÇATIŞMA DURUMUNDA KAYBEDEN TÜRKİYE OLMAZ!”

Yaşanan gerginliğin askeri bir boyuta geçmesi ile neler olabileceğini tahmin ediyoruz. Peki, böyle bir durumda uluslararası hukuk çerçevesinde nasıl bir mücadele yürüyecektir?

Askeri bir hareket gerçekleşirse burada ilk hamlenin kimden geleceği önemlidir, Türkiye ilk kurşun sıkan taraf olmaz. Karşı taraf bu anlamda bir hamle yaparsa durumu daha kötü hale getirir. Provokasyon ve saldırı olursa ve zarar görme durumu yaşanırsa bu ekonomik nitelikli faaliyetleri de etkiler. Bunu yaparlarsa uluslararası hukuk çerçevesinde sorumluluk alması için bizim girişimde bulunmamız gerekir. Tabii, şu an durumun nasıl gelişeceğini bilmiyoruz. Birleşmiş Milletler Anayasasında deniz alanlarında barışçıl davranışlar da bulunulması prensipleri vardır. Türkiye’de buna uygun hareket edecektir, tabi ki aksi bir durumda kuvvet kullanana karşılığını da verecektir.  Böyle bir çatışma durumunda kaybeden taraf Türkiye olmaz.

Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan bir uzman olarak Akdeniz’de sıcak çatışma öngörüyor musunuz?

Her zaman, Akdeniz’de sıcak çatışma ihtimali vardır. Kritik bir merkez olmuştur, küresel güçlerin rekabet alanıdır. Bu coğrafya bütün kıtaları birbirine bağlayan bir coğrafyadır. Deniz ulaşımından deniz ekonomisine, enerji nakil hatlarından enerji güvenliğine çok boyutlu bir merkezdir. Dolayısıyla bu bölgede istikrarsızlık ve çatışma sadece küresel güçlerin işine yarar ancak bölge ülkelerine zarar verir. Bu nedenle her zaman bölgede sükûnet ve iş birliği önemlidir, Türkiye bunu oluşturmaya çalışıyor bu minvalde çağrılar yapıyor ve tavır sergiliyor. Ancak bunu görmezden gelen Yunanistan, Fransa ve Güney Kıbrıs Avrupa Birliğini bir haçlı zihniyetiyle arkalarına alarak Türkiyeyi bölgeden çıkarmaya çalışmaktadırlar. Tabii ki bu beyhude bir çabadır. Türkiye buna müsaade etmez, geri adım atmaz. İyi niyetini net bir biçimde Oruç Reisin faaliyetlerini askıya alarak göstermiştir ancak hemen ardından Yunanistan’ın sınır anlaşması yapması tamamen kötü niyetle suistimal etmek niyetinde olduklarını göstermiştir. Türkiye açısından yok hükmünde ve geçersiz bir çabadır. Uluslararası hukuk nezdinde de mevcut anlaşma, Türkiye’nin kabul etmeyeceği bir metindir ve yine yok hükmündedir.

Doğu AKDENİZ
Emete Gözügüzelli
Kıbrıs
LÜBNAN
Oruç Reis
Bunlara da bakın: