Çernobil nükleer kazasının ardından bölgeye gönderilen Kırım Tatarlarının hikayesi

Güncel
Feride Useinova
15 Haziran 2019, 17:25
Feride Useinova
15 Haziran 2019, 17:25

Dünya üzerinde yaşanan en büyük nükleer kaza, 26 Nisan 1986’da Ukrayna’da bulunan Çernobil Nükleer Santralinde meydana gelmişti. Yaşanan nükleer facianın yıkıcı etkileri bugün bile sürüyor.


Sovyetlerin gizlemeye çalıştığı ve yıkıcı boyutlarını unutturmak istediği nükleer kaza hakkında resmi raporlar, ölümcül kanser vakalarının sayısını 9.000 olarak hesaplıyor. Ancak bir çok bağımsız bilim adamı 30.000 ile 60.000 arasında insanın Çernobil’in sebep olduğu kanser türlerinden etkilendiği belirtiyor.

FACİANIN TANIKLARI, ANILARINI KIRIM HABER AJANSI İLE PAYLAŞTI

Son dönemin en çok izlenen mini dizisi HBO’nun yapımını üstlendiği “Çernobil” ile, Sovyetlerin yarattığı bu nükleer facia yeniden gündeme geldi.

Kırım Haber Ajansı adına
Tatyana İvaneviç, Çernobil kazasının ardından bölgedeki radyasyonun temizlenmesi için giden askerler arasında bulunan Kırım Tatarları Tair Mustafayev ve İskender İzetov ile bir röportaj gerçekleştirdi.

Mustafayev ve İzetov, kazanın olduğu Çernobil bölgesinde çalıştıkları sırada yaşadıklarını ve o günlere dair anılarını paylaştı.

“ÇERNOBİL, SOVYETLER BİRLİĞİNİ PATLATTI”

1986’da Çernobil kazası milyonlarca insanın hayatını “öncesi” ve “sonrası”na böldüğünde, görünmeyen stronsiyum 90 ve seziyum 137 reaktörden onlarca ve yüzlerce kilometre uzaklığında bulunan evlere ve dairelere yerleştiğinde Ukraynalılar,  “Her eve barış atomu” sözleriyle birbirlerine şakalaşıyorlardı.

Ukraynalılar, 1990’larda sıradan insanların kahramanlığının Sovyet propagandasının yalanlarından ibaret olduğunu belirterek, “Çernobil Sovyetler Birliğini patlattı” diyorlardı. O insanlar, devletin bu yalanını hiçbir zaman unutmadı ve affetmedi.

Şimdi bu insanlık tarihinin en büyük nükleer felaketi; sağlıkları ve hatta yaşamları pahasına radyasyonu durduran çok sayıda sıradan asker, inşaatçı, doktor, nükleer bilim insanının kahramanlıklarının kanıtı olarak hatırlanmaya devam ediyor.

Çernobil nükleer kazasının ardından, bölgeyi temizlemek için on binlerce asker sevk edildi. Bu askerler arasında Kırım Tatarları da vardı. Onlar, Çernobil’e 1986 ve 1987’de kazanın izlerinin giderilmesi için gittiler.

O dönemde radyasyon seviyesi çok yüksekti ancak radyasyonun tehlikeli olduğu gizleniyordu.

“GÜNLERCE ANAYOLDAKİ RADYOAKTİF TOZU YIKADIK”


Çernobil Nükleer Felaketinin ardından bölgeye giden askerlerden birisi olan Kırım Tatarı Tair Mustafayev

Kırım Tatarı Tair Mustafayev Çernobil’e gidişini şu şekilde anlatıyor: “Askeri kayıt ofisi beni Akmescit’ten 1986’nın Temmuz ayında aldı. 28 yaşındaydım.

Askeri kayıt ofisine çağrıldığımızda Kazakistan’a götürüleceğimizi söylediler. Ancak sağlık kontrolünden geçtikten sonra görevli ‘Kazakistan’a değil, iki aylığına Çernobil’e gideceksiniz’ dedi. Akmescit’ten 25-40 yaş aralığında yaklaşık 40 kişi gittik. Orada hep beraberdik ama farklı noktalarda çalıştık.

Çernobil’den 30 km uzaklıktaki Starıye Sokolı köyünde çadırlarda yaşıyorduk.

Çernobil’de yıkama arabalarının şoförü olarak çalıştım. Genelde Pripyat-İvankov anayolunda çalışıyorduk. Sabah erken kalkarak, nehirden su alıyor ve anayoldaki radyoaktif tozu yıkıyorduk. Gündüz o yoldan arabalarla istasyona çok miktarda inşaat malzemesi götürülüyordu (lahit inşaatı için).

Ekip halinde beş farklı noktaya çıkıyorduk. Biz çıkmadan geceleri dozimetristler çalışacağımız noktalarda radyasyon seviyesini ölçüp kayıtlara geçiyorlardı. Gündüz olan radyasyonun seviyesini kimse bilmiyor.

Anayolda çalışan arabaların sayısı 20’ye yakındı. Bir itfaiye aracı arabalara su dolduruyordu diğerleri tüm gün yolu yıkıyordu.

Diğer likidatörler istasyondan gelen araçları yıkıyorlardı. Bizim arabalarımız da kirliydi. Çadırlara döndüğümüzde dozimetristler onları kontrol ediyordu. Araba bir defa yıkandıktan sonra dozimetrist bir daha kontrol ediyor, araba hala kirliyse bir daha yıkamaya gönderiyor.

“SERBEST ZAMAN VE TATİL YOKTU”


Biz sabah saat 5:00’ta çıkıp gece 22:00’da dönüyorduk. Yemeği çalıştığımız yerde yiyorduk. Akşam yemeğinden sonra çadırlarımıza dönüyorduk. Bölgeye ilk geldiğimizde yemekhane yaptık orada askerler yemek yapıyordu.

Serbest zaman yoktu. Geç dönüyorduk. 22:00’dan sonra film gösteriliyordu. Kimi izliyor, kimi yatıyordu. Yakınlarımızla konuşmaya fırsat olmuyordu. O zaman cep telefonu da yoktu. Ben mektup yazıyordum. Tatil de yoktu, sadece çalışıyorduk. Yaşadığımız askeri çadırlarda hem Odesa, hem Moldova, hem Kırım’dan askerler vardı.

Ben bir Moldovalıyla beraber çalışıyordum. Aynı çadırda yaşadığımızı bile bilmiyorduk. Birkaç hafta sonra hangi çadırda yaşadığını sordum, ben de o çadırda yaşıyormuşum. Biz birbirimiz görmüyorduk bile. Gece gelip yatıyorduk, sabah erken kalkıyorduk. İki hafta sonra aynı çadırda yaşadığımızı anladık.

Muhasebeci şoförü olarak çalışmaya başladığım zaman diğer askeri bölgeleri de ziyaret etmeye başladım. Orada Kafkasya, Krasnodar, Novorossiysk, Baltık ve Moskova askeri bölgelerin birlikleri vardı.

STRONSİYUMA KARŞI “LEPESTOK”

Güvenliğe gelince, genelde yol kenarları çok kirli olduğu için gitmemiz talep ediliyordu. Dozimetrelerin eksikliği yüzünden radyasyon seviyesi her gün kontrol edilmiyordu. Pripyat’e gönüllüler alınıyordu. İstasyonda iki hafta beton taşıyorsun ve iki hafta sonra eve gidiyorsun. Çok asker hızlıca eve gitmek için orada iki hafta çalışmayı kabul ediyorlardı.

O zaman kimsenin radyasyondan haberi yoktu. Hepimizi aniden aldılar, herkesin işi, çocukları eşleri var herkes eve dönmek istiyordu. Radyasyonun ne olduğunu anladıktan sonra korunmaya çalışıyorduk.

Radyasyondan korunmak için bir şey verilmiyordu. İmkanı olan “lepestok” alıyordu. Benim mesela koltuk arkasında bir kutu “lepestok” vardı. Ben her zaman kullanıyordum. Her gün banyoya girip çamaşırlarımızı değiştiriyorduk.


“RADYASYONLU HURDA ARABALARI PARÇALANIYORDU…”


Kalan yerli çok azdı. Genelde köyler boştu. Köye giriyorsun kimse yok. Bir de radyasyonlu arabalarının götürüldüğü büyük araba “mezarları” vardı. Bu mezarlıkların sayıları çok yüksekti. Arabamın bir parçası bozulduğu zaman o mezarlıklara gidip anlaşıyorduk gereken parçayı alıp kendi arabamı çalıştırıyordum. Çernobil’den döndükten sonra vinçte çalıştım. Şimdi Akmescit’te yaşıyorum. Engelli maaşı alıyorum. (İşgal altındaki Kırım’da) Akmescit’te, 1986’da orada beraber çalıştığım arkadaşlarım halen yaşıyorlar.



“KURŞUN KAPLAMALI TANKLARDA RADYASYONDAN İNSANLAR BAYILIYORDU”

Eskender İzetov

Çernobil’de kaza olduğu sene Donetsk bölgesi Granitnoye köyünde kolhozda elektrikçilerin patronu olarak çalışıyordum. Ziraat Enstitüsü Elektronik Mühendis bölümünü bitirdim. Okuldaki askeri bölüm kazmacı yetiştiriyordu.

Askeri kayıt ofisi altı aylığına bizi çağırdı. Ben kazıcılarla beraber 21 Nisan 1987’de Çernobil’e gönderildim. 27 yaşındaydım.

“KURŞUN BULDOZERLERİ TAMİR EDİYORDUK”


Çernobil’den 30 km mesafede Orane köyünde yaşıyorduk. Subaylar 2-3 kişilik kervanlarda yaşıyordu, askerler 50-60 kişilik çadırlarda kalıyordu. Nükleer istasyonunda çalışıyorduk. Tamirhanemiz istasyonun yanındaydı.

Saat 6:00’da kalkıyorduk. 8:00-9:00 gibi tamirhaneye geliyor ve 16:00’a kadar çalışıyorduk.

Ben 10 işçiden oluşan bir ekibin başkanıydım. Bölgede her ekibin kendi sektörü vardı. Tank bazında yapılan buldozerleri tamir ediyorduk. Buldozer kurşunla kaplıydı dolayısıyla yüksek radyasyon seviyesinde de çalışabiliyordu. Buldozerler bölgeyi radyasyon, grafit ve diğer radyoaktif kirden temizliyordu. Çöp arabalara yüklenip “mezarlıklara” götürülüyordu.

Haftada bir defa ben nöbetçi olarak birimde kalıp bütün giriş çıkışları kontrol ediyordum. Açıkçası eğlendiğimizi hatırlamıyorum. Sadece haftada bir defa sauna hakkımız vardı.  

“RADYASYON DİŞLERDE HİSSEDİLİYORDU”


Bölgede 56 gün bulundum. Genelde subaylar radyasyon limitlerini iki ayda doldurup gidiyorlardı. Bölgeye çıktığımızda şu kadar radyasyon aldı diye not ediliyordu. Bir günde alabileceğin maksimum doz diyelim 1 rentgen, toplamda asker 15 rentgen alabiliyordu. Diyelim 15 defa bölgeye gittin mi tamam, eve dönebilirsin.

Ben askerdeyken reaktör lahitin altındaydı ama radyasyon hemen hissediliyordu. Dişlerimizde metal bir tat vardı. Ben fark ettim ki radyasyon seviyesi yüksek olan Donetsk’ten gelenler radyasyonu daha kolay geçiriyordu. Karpat gibi yeşil bölgelerden gelenler çok zorlanıyordu. Sürekli baş ağrıları vardı.

“KURŞUN KAPLAMALI TANKLARDA RADYASYONDAN İNSANLAR BAYILIYORDU”


Bir sahneyi çok net hatırlıyorum. Ben birim başkanıyken Minus soyadında bir tankçımız vardı.

‘Mezarlıkta’ çalışıyorduk. Tankta Minus ve operatör vardı. Bir anda tank durdu. Biz korktuk. Telsizden Minus’a seslenmeye başladık. Ancak cevap vermiyordu. Radyasyon seviyesi çok yüksek olan bölgeye denk gelmişler ve bayılmışlar.

Bizim tankımız Minus’un tankını ‘mezarlıktan’ çıkarıp güvenilir bir yere sürükledi. Kapılar açıldı, ikisi de bayılmış, kulaklarından burnundan kan akıyor, başlarında damarlar patlamış. Bu olaydan sonra Minus’un hiçbir yere gitmesine izin vermedik. Çadırda oturdu. İstasyona gitmeyenler altı ay görev yaptılar. Bu olay bizi çok korkuttu. Radyasyondan baş ağrısının olduğunu biliyorduk, ama kimse bayılmıyordu.

“YASTIĞIN ALTINDA REAKTÖR…”


“Lepestoklar” ile korunuyorduk. Bir işe yarıyor muydu bilmiyorum. Özel kostümlerimiz yoktu.

Güvenlik ile ilgili eğitim veriliyordu. Bölgede çalışırken bayraklarla sınırlı bölgenin dışına çıkmamız, köylerden bir şey almamız yasaktı.

İnsanlık hali, bir alet bulunca yatağın altına atıyorlardı. Haftada iki defa çadırları kontrol ediyorduk. Faklı şeyler buluyorduk. Dozimetreyi alıp sakladığı şeyin radyasyon seviyesini ölçüp ne kadar tehlikeli şeylerin sakladığını gösteriyorduk. Diyordum ki, yastığınızın altında bu radyasyonu nasıl saklayabilirsiniz, bundan ölebilirsiniz.

“RADYASYONDAN DOLAYI ÜST SOLUNUM YOLLARI ENFEKSİYONLARI BAŞ GÖSTERDİ…”


Kırım’a Çernobil’den döndükten sonra evlenip geldim. Eşim Kırımlıydı. Doktorlar iklimi değiştirmemi tavsiye ediyorlardı. Hastanedeki doktor sizin gerçek teşhisinizi koymayacağım dedi ve üst solunum yolu enfeksiyonu teşhisini koydu.

Kırım’da elektrik mühendisi, daha sonra baş mühendis olarak çalıştım. Şimdi Herson’da yaşıyorum. Enerji denetimi devlet müfettişi olarak çalışıyorum.